Kategori: Bilim & Teknoloji

  • Gökyüzündeki Çizgiler: Chemtrail

    Gökyüzündeki Çizgiler: Chemtrail

    Bizi Zehirliyorlar Mı?

    Kafanızı kaldırıp gökyüzüne baktığınızda, masmavi boşluğu bıçak gibi kesen o bembeyaz çizgileri mutlaka görmüşsünüzdür. Bazen bir tane, bazen birbirini kesen onlarca çizgi… Kısa süre sonra dağılıp gökyüzünü puslu bir griye çeviriyorlar.

    Yıllardır süregelen o meşhur iddiayı duymuşsunuzdur: “Bunlar normal uçak izi değil, devletlerin üzerimize sıktığı kimyasallar!”

    Peki, bu iddia (Chemtrail) ne kadar doğru? Hükümetler gerçekten nüfusu kontrol etmek, iklimi değiştirmek veya zihinlerimizi etkilemek için ticari uçakları mı kullanıyor? Yoksa lise fizik dersinde öğrendiğimiz basit bir doğa olayı mı söz konusu?

    Gelin, gökyüzündeki bu izlerin arkasındaki sis perdesini aralayalım.

    -Chemtrail Efsanesi Nasıl Doğdu?

    Kelime, İngilizce “Chemical” (Kimyasal) ve “Trail” (İz) kelimelerinin birleşiminden türetildi. Teori aslında sanıldığı kadar eski değil; 1990’ların sonunda, ABD Hava Kuvvetleri’nin hava durumu modifikasyonu üzerine yayınladığı teorik bir raporun yanlış yorumlanmasıyla patlak verdi.

    -İddialar genellikle üç ana başlıkta toplanıyor:

    Nüfus Kontrolü: İnsanları kısırlaştırmak veya hasta etmek.

    İklim Kontrolü (HAARP): Küresel ısınmayı durdurmak veya yapay afetler yaratmak.

    Zihin Kontrolü: Atmosfere alüminyum veya baryum sıkarak kitleleri uyuşturmak.

    Komplo teorisyenlerinin en büyük kanıtı ise şu sorudur: “Eskiden uçak izleri hemen kaybolurdu, şimdikiler neden saatlerce havada asılı kalıp buluta dönüşüyor?”

    -Bilimin Cevabı: Contrail

    Bilim insanları ve havacılık uzmanları bu izlere “Chemtrail” değil, “Contrail” (Condensation Trail / Yoğuşma İzi) adını verir. Ve bunun açıklaması aslında kışın soğuk havada nefes verdiğimizde ağzımızdan çıkan buharla aynıdır.
    Mekanizma çok basittir:

    1-Ticari uçaklar ortalama 10.000 metre (30-40 bin feet) yükseklikten uçar.

    2-Bu yükseklikte hava sıcaklığı -40°C ile -60°C arasındadır.

    3-Uçak motorları, yakıtı yaktığında arkasında aşırı sıcak (yüzlerce derece) bir egzoz gazı ve su buharı bırakır.

    Bu sıcak su buharı, aniden -50 derecelik havayla karşılaşınca şok geçirir ve saniyenin onda biri kadar bir sürede donarak buz kristallerine dönüşür.
    Yani gökyüzünde gördüğünüz o beyaz çizgi, aslında insan yapımı bir buluttur.

    -Neden Bazı İzler Kalıyor, Bazıları Hemen Kayboluyor?

    İnsanların en çok şüphelendiği nokta burasıdır. “Öndeki uçağın izi hemen kayboldu, arkadakinin izi 3 saattir duruyor. Demek ki arkadaki ilaç sıkıyor!”
    Cevap, o anki atmosferin nem oranında saklıdır:

    Kuru Hava: Eğer uçak kuru bir hava kütlesinden geçiyorsa, buz kristalleri hızla süblimleşir (buharlaşır) ve iz birkaç saniye içinde kaybolur.

    Nemli Hava: Eğer uçak zaten neme doymuş bir hava kütlesinden geçiyorsa, oluşan buz kristalleri yok olmaz. Aksine, havadaki diğer nemi de kendine çekerek büyür, genişler ve saatlerce havada asılı kalan yapay “Sirrus” bulutlarına dönüşür.

    Yani iki uçak aynı bölgeden geçse bile, aralarındaki 1000 metrelik yükseklik farkı (farklı nem katmanları) izlerin tamamen farklı görünmesine neden olur.

    -Gerçekte Olan Ne? (Geoengineering)

    Peki devletler havayı hiç mi manipüle etmiyor? Burada bir parantez açmak gerek: Bulut Tohumlama (Cloud Seeding) denen bir teknoloji gerçekten var. Çin’in olimpiyatlar öncesi yağmuru engellemek için, veya Dubai’nin çöl sıcağında yağmur yağdırmak için gümüş iyodür kullandığı biliniyor. Ancak bu işlemler;

    1-Çok alçak irtifada yapılır,

    2-Özel donanımlı küçük uçaklarla yapılır,

    3-Etkisi yereldir.

    Binlerce yolcu uçağının, 10.000 metre yükseklikten (yani stratosfer sınırından), tüm dünyaya gizlice kimyasal yağdırması hem lojistik olarak imkansızdır hem de rüzgarlar nedeniyle hedeflenemez bir yöntemdir.

    -Sonuç: Korku mu, Bilim mi?

    Gökyüzünü bir kafes gibi saran o beyaz çizgiler estetik olarak hoş görünmeyebilir veya “hava kirliliği” yarattığı söylenebilir (ki havacılık sektörü karbon salınımında büyük pay sahibidir). Ancak bu izlerin arkasında sinsi bir plan aramak yerine, atmosfer fiziğine ve meteorolojiye bakmak bize çok daha net ve korkusuz bir cevap sunuyor.

    Gökyüzüne bakmaya devam edin, ama korkuyla değil; bilimle.

    Kaynaklar:

    -[EPA, NASA, FAA ve NOAA Ortak Raporu]: faa.gov

  • Cehennem’e Açılan Kapı: Kola Sondaj Deliği

    Cehennem’e Açılan Kapı: Kola Sondaj Deliği

    Efsanelerin Temeli

    Hayatımızın bir noktasında hepimizin karşısına çıkan bir hikaye var. YouTuber’lar bu konu üzerine onlarca video yaptı ve milyonlarca izlendiler. Sovyetlerin kazdığı 12.000 metre derinliğindeki Kola Sondaj Deliği ve Cehennem’den geldiği iddia edilen çığlık sesleri.

    Anlatılan hikayeye göre Soğuk Savaş döneminde SSCB, Dünya’nın derinliklerine inme yarışı sırasında Kola Derin Sondajı adını alacak olan bir sondaj projesi başlatmıştı. Sıcaklığın bir anda yükseldiğini ve kazdıkları bu sondaj deliğinden çığlık sesleri geldiğini fark etmeleri üzerine deliğe sıcaklığa dayanıklı bir mikrofon sarkıtıp o korkunç çığlık seslerini kaydettiler. (Yazının devamında ses mevcut)

    -Neden Bu Kadar Derine Kazdılar?

    ABD ve SSCB arasında bilimsel, askeri, kültürel ve teknolojik her alanda yarışın olduğu Soğuk Savaş döneminde devletler yalnızca uzaya çıkmak ve en güçlü nükleer silahı geliştirmek için yarışmıyordu. Aynı zamanda Dünya’nın en derin çukurunu açmak ve yerin altını yani gezegenimizin geçmişini keşfetmek için de çalışıyorlardı. Yer kabuğunun katmanlarında gittikçe derine inmek demek aynı zamanda tarihte de geçmişe gitmek ve Dünya tarihi hakkında daha fazla şey öğrenmek anlamına geliyordu.

    Dünya’nın derinliklerine doğru yapılan bu yarışı 1960 yılında “MOHOLE” adlı proje ile ABD başlatmıştı.

    Bu projeden yaklaşık 10 yıl sonra SSCB de bir proje başlatmış ve Dünya’nın derinliklerini keşfetmeye karar vermişti. Cehenneme inen delik de bu proje sonucunda oluştu. SSCB, ABD’nin yarıda bıraktığı bu işi tamamlamak istiyordu. Amaçları daha önce inilmediği kadar derine inmek ve yeni şeyler keşfetmekti. Bekledikleri şey eşi benzeri görülmemiş, değerli mineraller ve madenler bulmaktı ancak karşılaştıkları şey hepimizin duyduğu o korkunç sesler olmuştu.

    -Kola Sondaj Projesi Detayları

    SSCB bu proje için ülkenin en iyi jeologlarından Dr. Dmitri Azzacov ve ekibini görevlendirmişti.

    Dr. Azacov, ekibi ile beraber Sibirya’ya yerleştirildi. Bu iş için devasa bir sondaj makinesi inşa ettiler. Kazı alanının yakınlarına da seyyar bir laboratuvar kurdular ve kazı işlemine başladılar. Bu sayede sondaj makinesi derinlere indikçe çıkardıkları toprak, kaya parçaları, mineraller ve madenler yani kısaca numuneleri de rahat bir şekilde seyyar laboratuvarlarda işleniyor ve notlar alınıyordu.

    Yıllar süren bu çalışmanın ardından kazı 12 km derinliğe kadar ulaştı ancak daha ileriye gidemiyorlardı çünkü sondaj makinesi 12.226 metreye vardığında boşa dönmeye başlamıştı. Sanki kırılacak ya da delinecek hiçbir şey kalmamış ve Dünya’nın merkezine varmışlardı. Bu noktada sondaj makinesini dikkatlice çıkardılar. Makineyi çıkardıklarında matkap ucunun eriyerek parçalandığını fark ettiler. Ardından açılan çukur ile ilgili incelemelerine başladılar. İşte işler bu noktada garipleşmeye başladı.

    Önce sıcaklığı ölçmek istediler. İlk şaşkınlığı burada yaşadılar çünkü sıcaklıklar 1200 dereceyi gösteriyordu. Başta gözlerine inanamadılar çünkü bekledikleri değer çok daha düşük bir sıcaklık olmasıydı. Bu yüzden ölçümleri farklı cihazlarla tekrar yaptılar ancak farklı cihazlarla yaptıkları ölçümler de aynı değeri, 1200 dereceyi gösteriyordu.

    Buna şaşıran Dr. Dimirti Azzakov, sıcaklıktan dolayı erimiş kayaların oluşturduğu basıncın ve gerginliğin sesini kaydetmek için ısıya dayanıklı bir tür mikrofonu delikten aşağı sarkıtılması talimatını verdi. Ses kayıtlarını dinlediklerinde ise dehşete kapıldılar çünkü bekledikleri ses olan basınç ve gerginliğin sesini değil acı içinde çığlıklar atan insanların sesini kaydetmişlerdi.

    (Yüksek ve ürkütücü ses, kolay korkan biriyseniz dinlememenizi öneririm)

    -SSCB Projeye Müdahale Etti

    Ateist bir rejim ile yürütülen SSCB’de cehennemin ses kayıtlarının yayınlanması bir infial yaratacağı için apar topar bütün projeyi durdurdular. Proje alanını ordu ablukaya aldı. Kimse ne dışarı çıkabiliyor ne de içeri girebiliyordu. Kazı ekibindeki bütün bilim insanlarına yakın dönem hafızalarını silen sedatif (sakinleştirici) maddeler verildi. Kayıtlar ise saklandı.

    Üstü kapatılmak istenen bu hikaye 1990’lı yıllarda tekrardan ortaya çıktı. SSCB’nin dağılmasının ardından Cehennem’in ses kayıtları kamuya sunuldu. En azından efsane böyle. Aslında hikayenin gerçeği çok daha farklı.

    Kola Derin Sondajı Hakkındaki Gerçekler?

    -En Baştan Başlayalım

    Öncelikle fark etmişsinizdir, Dr. Dmitri Azzacov adını yazı boyunca her seferinde farklı yazdım. Bu bir hata değildi çünkü gerçekte Dr. Dmitri Azzacov diye biri hiç yaşamadı. Dokuz Eylül Üniversitesi tarafından yayınlanan yazıdaki Dr. Azzacov bile aslında Yeni Zelandalı bir rafting sporcusu.

    Peki bu hikayenin çıkış noktası ne?

    -Bir Efsanenin Doğuşu

    Hikayenin temelleri aslında 1960’lı yıllara değil 1990’lı yıllara dayanıyor. Bu hikayenin popülerleşmesi Dünya’nın en büyük dini televizyon ağı olan ABD’deki Hristiyan yayın ağı TBN’e (Trinity Broadcasting Network) dayanıyor.

    1990’lı yıllarda yaptıkları bir televizyon programı sırasında bu hikayeden bahsettiler. Ancak hikaye dini yayınlar yapan bir kuruluşun yaydığı bir efsaneden ibaret değil. Bir de bu efsanenin nasıl ortaya çıktığı var.

    Bu efsanenin kaynağı Fince yazılmış bir makale ve 1989’da Finlandiya’da yayınlanan yerel bir gazeteydi. Bu gazete büyük okuyucu kitlesine sahip bir gazete değildi. Pentikostal Hristiyanların çıkardığı küçük bir bültendi. Bütün bu hikaye ise Ammennusatia isimli bu bültenin okuyucularının yazmalarına izin verdikleri bir bölümüne yaşlı bir Hristiyan tarafından yazılmıştı.

    Åge Rendalen isimli bir öğretmen, ABD’deki ünlü Hristiyan yayın kuruluşu TBN’in (Trinity Broadcasting Network) bu saçma Finlandiya haberini “büyük bir mucize” gibi yayınladığını görünce şoke oldu. Amerikalıların ne kadar saf olduğunu ve kaynak kontrolü yapmadan her şeye inandıklarını kanıtlamak için onlara sahte bir mektup yazdı.

    Rendalen, mektubunda kendisini “Norveç Adalet Bakanlığı Özel Danışmanı” gibi tanıttı (yalandı). Hikayeyi doğrulamakla kalmadı, içine “Delikten yarasa kanatlı bir yaratık çıktı ve gökyüzüne uçtu” gibi daha da saçma detaylar ekledi.

    TBN kanalı bu yalanları hiç sorgulamadan “Bakın, kanıtlandı!” diye yayınladı. Rendalen daha sonra bir Norveç gazetesine çıkarak “Hepsini ben uydurdum, Amerikalıların ne kadar kolay kandırıldığını test etmek istedim” diyerek itiraf etti.

    -Cehennemden Gelen Çığlıklar

    İnternette dolaşan o meşhur “çığlık sesleri” ise 1972 yapımı “Baron Blood” (Mario Bava’nın filmi) adlı korku filminden alınan ses efektlerinin loop’a alınmış (tekrarlanan) halidir. Yani ses bile sondajdan değil, bir film stüdyosundandır.

    Peki hikayeye göre projeyi yürüten Dr. Dmitri Azzacov bile yalansa SSCB gerçekten de 12.226 metreye kadar kazmış mıydı? Cevap kısaca evet. Şimdi gelelim işin bilim ve gerçek kısmına.

    -Gerçekte Kola Derin Sondajı Nedir?

    Öncelikle deneyin yapıldığı konum bilgisini düzeltmeliyiz. Genellikle “The Well to Hell in Siberia” başlıkları atılır. Çünkü Batılılar özellikle de Amerikalılar için “Sibirya” kelimesi, “uzak, soğuk ve gizemli Rusya” demektir ve kulağa daha korkutucu geliyor. Coğrafi bilgi ise umurlarında değildi. Gerçekte ise proje Rusya’nın en kuzeybatısında (Finlandiya ve Norveç sınırında) bulunan Murmansk Oblastı’nda bulunan Kola Yarımadası’nda yapılmıştır. Sibirya ise Rusya’nın doğusundaki o devasa alandır. Aralarındaki mesafe yaklaşık 3000-4000 km kadardır.

    Projeyi yürüten kişinin ismi ise Dr. Dmitri Azzacov değil gerçek ve ünlü jeolog David Guberman’dır. SSCB, 24 Mayıs 1970 tarihinde başlattıkları Kola Derin Sondajı projesi ile 1983 yılında 12.000 metre derinliğe kadar inmeyi başardı ancak bu derinlikten herhangi bir ses kaydı almadılar.

    Bu derinlikte çalışmalarını sonlandırmak zorunda kaldılar çünkü basınç atmosfer basıncının 4.000 katıydı, sıcaklık ise 180 dereceye kadar çıkmıştı. Bu, o derinlik için beklenenden çok daha sıcaktı. Bu korkunç sıcaklık ve basınç değerlerinde kayalar “plastik” gibi davranmaya başlamıştı. Buna rağmen kazı zaman zaman devam etti.

    2005 yılına geldiğimizde ise final noktasına ulaşıldı. Dünya rekoru kırıldı ve bütçe sorunları nedeniyle kazı durduruldu. Çalışma sonlandırıldığında ise Ruslar 12.262 metre kadar derine ulaşmayı başarmışlardı. Tahmin edebileceğiniz üzere hiçbir ses ortaya çıkmadı. Cehenneme ulaşılamamıştı.

    -Bu Hikaye Nasıl Bu Kadar Popüler Oldu?

    Günümüzde Dünya’nın büyük bir kısmı ki buna bu efsaneyi ortaya atan yaşlı Hristiyan Fin de dahil semavi dinlere inanmakta. Semavi dinlerde yaratım, öteki Dünya ve yaratıcı; “sema” yani gökyüzü ile ilişkilendirilir. Cennet ve Cehennem, Dünya’nın altında veya üstünde değil semada yani göklerde bir yerdedir. Buradaki gökler terimi yukarısı olan değil üst bir boyut anlamındadır.

    Cehennem’in yeraltında olması daha çok pagan dinlere özgüdür. Türk Paganizmi, Yunan Paganizmi ve de en ünlülerinden Norse yani İskandinav Paganizmi. Artık inanç bakımından temelleri bile farklı olan inanışlara geçen halklarda, Paganizm kültürel izler bırakmıştır. Türklerin nazar değmesin diye tahtaya vurması ve daha bir çok kültürel eylem de Paganlık zamanlarından kalan bir gelenektir. Belki de bu yüzdendir ki yaşlı bir adamın yazdığı bu hikaye önce Finlandiya’da sonrasında da ABD’de ve Dünya’da bu kadar popüler olmuştur.

    Kaynaklar:

    -[Kola Sondaj Deliği ile İlgili İzlemenizi Önereceğimiz Videolar]:

    -[Kola Derin Sondajı Hakkında Bilimsel Gerçekler] www.scientificamerican.com

    -[Kola Derin Sondajı Tarihçesi] www.atlasobscura.com

    -[Åge Rendalen Hikayesi] www.skeptoid.com

  • Amerika’nın Kara Kutusu:  Area 51

    Amerika’nın Kara Kutusu: Area 51

    Herkesin Bildiği Gizli Bölge

    Nevada Çölü’nün ortasında, Dünya’nın en büyük iki askeri üssünün arasında Area 51 (51. Bölge) adı verilen Dünya’nın en gizemli askeri üssü bulunuyor. Bu üssün varlığını ABD hükümeti yıllar boyunca reddetti. Peki ABD hükümeti bu üssün varlığını neden reddetti ve bu üste neler yapıldı? Ve daha ilgi çekici olan kısmı ise bu üste neler olduğu iddia ediliyor?

    -Area 51 Efsanesi Nasıl Ortaya Çıktı

    Hikayenin başlangıç noktasına gitmemiz için 1947 yılına ABD’nin ücra bir noktasında yer alan Roswell Kasabası’na gitmemiz gerekiyor. Sıradan bir günün gecesinde yaşanacak gizemli bir olay Dünya tarihinin en gizemli yerlerinden birinin efsanesini başlatacaktı. Bu sıradan gecede gizemli bir cisim yüksek miktarda gürültü ve ışık saçarak yere çakıldı. Sabahın ilk ışıklarında ABD ordusu bölgeye ulaşmıştı. Enkazı ilk inceleyen kişi istihbarat subayı Binbaşı Jesse Marcel oldu. Marcel, enkazı gördüğünde basına “Bu Dünya’ya ait bir şeye benzemiyor” demişti. Ancak ilerleyen zamanlarda ABD ordusu bu açıklamayı reddetti ve bölgeye bir meteoroloji balonunun düştüğünü iddia etti. Bu gece yaşananlar tarihe Roswell Olayı olarak geçti.

    Enkazın bulunduğu yere siviller ve medya sokulmadı. ABD ordusu burada ne var ne yoksa topladı ve bilinmeyen bir yere götürdü. 51. Bölge ise bu kalıntıların götürüldüğü yer olarak iddia ediliyor. Aslında 51. Bölgenin 1955 yılında kurulduğu iddia ediliyor çünkü 1957 yılında SSCB bölgenin uydu fotoğraflarını çekmiş ve bütün Dünya’ya “İşte ABD’nin gizli üssü” diyerek servis etmişlerdi. Buna rağmen ABD hükümeti 51. Bölge’nin varlığını en baştan beri reddediyor ve hala reddetmeye devam ediyor. Peki Nevada’nın en büyük şehri olan Las Vegas şehrine 100 mil yani yaklaşık 156 km mesafede bulunan bu üssün gerçek var oluş sebebi nedir?

    -51. Bölge Kuruluşu

    Popüler kültür veya bilim-kurguya ilgili iseniz hayatınızın bir noktasında 51. Bölge adını ve hakkında anlatılan komplo teorilerini duymuşsunuzdur. İddialara göre 51. Bölge, ABD hükümetinin bir şekilde elde ettiği uzaylı teknolojilerini depoladığı, tersine mühendislik ile anlamak, araştırmak ve geliştirmek için kurulmuştur. Yine iddialara göre ABD hükümeti bugün sahip olduğu birçok üstün teknolojiyi uzaylılardan elde ettikleri teknolojiler sayesinde üretti. Bunlar içerisinde mikroçipler, bilgisayarlar, lazer silahları, uydular, gelişmiş optik sistemleri, hatta hayalet uçakların yapılmasını sağlayan bile uzaylı teknolojisiydi ve ABD bu teknolojileri kendi çıkarları için kullanarak Dünya üzerinde ki hakimiyetini arttırmaya devam etti.

    Bir başka iddia daha var ancak bu iddia çok daha uçuk. Bu iddiaya göre 51. Bölge aslında bir tür yıldızlararası hava alanı, uzay merkezi gibi bir yer. Dünya’yı düzenli olarak ziyaret eden yıldızlararsı medeniyetler; Greyler, Reptilianlar, Klingonlular, Vulcanlılar, Cylonlar gibi medeniyetlerin düzenli olarak geldikleri, konakladıkları ve transit geçiş yapmak için kullandıkları bir bölge. Bir tür intergalaktik birleşmiş medeniyetler serbest geçiş bölgesi gibi düşünülebilir. Yani aslında tam anlamı ile bir Man in Black senaryosu.

    -Resmi Açıklama

    2014 yılında ABD hükümeti, halk tarafından 51. Bölge olarak bilinen bu gizli üssün aslında U-2 casus uçakları için kullanılan özel bir tesis olduğunu açıkladı. Fakat internette yapabileceğiniz araştırmalarda iş U-2 casus uçaklarından biraz daha ileri gidiyor. Öteye gidiyor derken eğer uzaylılardan bahsedeceğimizi düşünüyorsanız hevesinizi kırmak istemem ancak olayın uzaylılar ile uzaktan yakından alakası yok.

    -51. Bölge’nin Gerçek Sırrı

    Burada olanlar uluslararası askeri hukuku eğip büken ve sınırlarını aşan şeyler. Konu endüstri casusluğu ile ilgili. Nevada’daki bu büyük askeri tesis aynı zamanda ABD hükümetinin yeni ve gizli askeri projelerini test ettiği bir alan. Bugün gördüğümüz üst seviye teknoloji kullanan hayalet uçaklar ya da diğer askeri teknolojilerin ilk prototipleri, örnekleri, başarılı veya başarısız versiyonları ilk olarak burada test edildi. U-2 casus uçağı, B-1 ve B-2 bombardıman uçakları, F-117’ler, F-22’ler, SR-71 Blackbird, RAH-66 Comanche gibi askeri platformlar ilk testlerini burada yaptı.

    Yani bu bölgenin çok gizli olmasının sebeplerinden biri de çok gizli ve henüz başlangıç seviyesindeki askeri teknolojilerini test ettiği bir alan olması. Bu yüzden bu bölgede gizlilik gerçekten de çok önemli. Bunlar dışında ABD hükümetinin bu bölgeyi bu kadar gizli tutmaya çalışmasının bir sebebi de askeri teknoloji casusluğu.

    -Gerçek Sır: Endüstri Casusluğu

    ABD hükümeti; karaborsa üzerinden, bazı ayrılıkçı gruplar üzerinden, parayla satın aldığı bazı askeri mühendisler ya da subaylar sayesinde düşmanı ya da rakibi olarak gördüğü ülkelere ait bazı teknoloji sistemlerini çalıyor. Bunu tabi ki de asla resmi olarak kabul etmiyorlar ama gayriresmi yollardan özellikle Çinlilere ya da Ruslara ait yüksek teknolojili askeri platformlara ait bilgileri bir şekilde elde ettiği bilinen gerçek. 51. Bölge olarak adlandırılan bu alan ise rakip ya da düşman olarak görülen bu ülkelerden elde edilen silahların test edildikleri, incelendikleri ve onlara karşı bazı önlemlerin geliştirildiği çok kritik bir yer.

    Bu açıdan bakınca 51. Bölge’nin olabildiğince gizli tutulmaya çalışılması gayet mantıklı çünkü burada yapılan şey açık bir şekilde askeri casusluk. Aktif bir savaş durumu olmadığı için de bu endüstri casusluğuna giriyor. Bunlar ülkeler tarafından bilinse de kamuoyuna açık bir şekilde ortaya çıkması demek çok ciddi bir uluslararası krizin ortaya çıkması anlamına geliyor.

    Yani ABD hükümetinin çok büyük iki askeri üssün ortasında rakip devletlerden ele geçirdiği askeri platformları test ettiği ve incelediği bir alanı kamuoyuna açıklaması tabi ki mantıklı bir hareket değil. Gerçeğe en yakın tanımlama bu fakat insanlar gerçeğe değil gerçek olmasını istedikleri şeye inanmayı severler.

    -Komplo Teorileri Hakkında

    Bütün bu gerçekler anlatıldığında komplo teorilerine inananlar bazı sorular sormaya başlıyorlar:

    “Orası çok sıkı korunup gizlenmeye çalışılıyor.” diyorlar.

    Bu gayet mantıklı değil mi? Çünkü orası askeri bir üs

    “Oraya girmeye çalışırsanız askerler peşinize düşüp sizi yakalıyor ve geri gönderiyorlar. Eğer şansınızı daha da zorlarsanız sizi tutukluyorlar hatta vuruyorlar”

    Bu tarz sözler söyleyenler için cevap çok basit: Burası bir askeri üs ve sıradan bir askeri üs de değil son teknolojilerin test edildiği ve casusluk faaliyetlerinin yapıldığı bir askeri üs.

    Bırakın böyle önemli bir askeri üssü ilçenizde bulunan emniyet müdürlüğüne gizlice girmeye çalışırsanız sizce size izin verirler mi? Hiçbir şey olmamış gibi bırakırlar mı? Bir askeri üsse sivillerin rahat bir şekilde girememeleri gayet doğal. Bunun garip bir yanı yok. Bilinen kadarıyla sivillerin rahat bir şekilde girip çıkabildikleri bir askeri üs Dünya’da yok.

    O bölgede gerçekten de devasa bir askeri üs var, bu üssün içinde ekstra güvenlikli başka bir bölge var ama bu alan uzaylılarla etkileşim kurulan değil ileri askeri teknolojilerin test edildiği bir alan.

    -Efsanenin Asıl Amacı: Yenilmez Amerika İmajı

    Peki bu komplo teorisi nasıl bu kadar büyüdü? Bu Amerikan popüler kültürünün ve Hollywood’un Dünya’ya vermek istediği bir algının sonucu. 51. Bölge, Amerikalıların elinde uzaylı teknolojisi olması, 11 Eylül’de kuleleri ABD derin devleti kendi patlattı vs gibi iddialar. Her şeyin aslında ABD’nin bilgisi dahilinde olduğu iddiası. Bu aslında yıllardır yürütülen ve ABD’nin çok başarılı olduğu bir psikolojik savaş. Bu sayede kafamızdaki çok güçlü, yenilmez Amerika fikri pekişiyor. Vietnam’da kaybeden, Ortadoğu bataklığına saplanan, Afganistan’da rezil olan ABD kafamızda yenilmez imajını bu şekilde sürdürüyor.

  • Zenginlerin Gençlik İksiri: Adrenochrome

    Zenginlerin Gençlik İksiri: Adrenochrome

    Adrenochrome Efsanesi:

    Daha önce hepimiz çevremizde yapılan sohbetlerde, zenginlerin genç kalmak için şeytani şeyler yaptığını duymuşuzdur. Bu konuşmalar büyük oranda düzenli kullanılan bir kimyasal maddeden bahseder. Bu maddenin ismi genelde sohbetlerde geçmez ancak adı “Adrenochrome (Adrenokrom)” olan bu madde gerçekten de zenginlerin gençlik iksiri olabilir mi? Ya da daha temelden başlarsak, nedir bu adrenochrome?

    İddialara göre adrenochrome isimli bu kimyasal madde zengin ve güçlü insanların kullandığı çok özel ve gizli bir gençlik iksiri. Bunu kullanan insanların vücutlarında yaşlanma duruyor, organ hasarları azalıyor ve bu insanlar zaman geçtikçe ve bu maddeyi düzenli bir şekilde kullandıkça gittikçe gençleşiyorlar. Hatta iddialara göre bu kimyasal maddenin farklı bir türü de son derece kuvvetli bir uyarıcı (uyuşturucu). O çok zengin ve güçlü insanlar çılgın gece hayatlarına renk katmak için bu maddeye servet harcıyorlar.

    -Adrenochrome Nasıl Elde Ediliyor?

    Hikayenin en ilgi çekici kısmı ise bu maddenin nasıl elde edildiği. İddialara göre adrenochrome adı verilen bu kimyasal maddeyi elde edebilmek için küçük çocuklara ve bebeklere işkence edilmesi gerekiyor. Bu dehşet verici iddiaya göre adrenochrome adı verilen nörokimyasal sadece küçük çocukların beyninde salgılanıyor. Çocukların beyninde bu kimyasalın salgılanması için ise ölüm korkusu ile yüzleşmeleri, acı çektirilmeleri ve işkence görmeleri gerekiyor.

    Bu kimyasal maddenin tedarik edilmesinden uluslararası insan kaçakçıları sorumlu. İnsan kaçakçıları her yıl binlerce çocuğu sırf bu kimyasal maddeyi elde edebilmek için kaçırıyorlar, onlara korkunç işkenceler yapıyorlar ve işleri bittiğinde ise hepsini öldürüyorlar. İşin en iğrenç yanı ise bu yaşananlar dünyadaki bütün güçlü çevreler tarafından biliniyor fakat müdahale edilmiyor. Bunun sebebi ise çok açık. Bu kimyasalı zaten Dünya’yı yöneten elit tabaka kullanıyor.

    Adrenochrome kullanıcıları arasında film yıldızları, sporcular, sanatçılar, politikacılar ve milyarder iş adamları yer alıyor.

    Hepsi de bu kimyasalın nasıl elde edildiğini biliyor. Hepsi daha genç gözükmek ve daha sağlıklı olabilmek için bu iğrençliğe göz yumuyor hatta destekliyorlar. Zengin ve elitlerin gençlik iksiri olarak tanınan adrenochrome isimli kimyasalın efsanesi bu şekilde. Peki gerçek bu kadar vahşi mi? Gerçekten de adrenochorme yalnızca çocukların işkenceye maruz kalması ile mi elde edilebiliyor? Bu kimyasalı kullanmak gerçekten insana gençlik ve sağlık mı sunuyor? Bu kimyasal madde gerçekten de Dünya’daki en kaliteli ve etkili uyarıcı (uyuşturucu) mu?

    -Adrenochrome Gerçekte Nedir?

    Adrenochrome veya diğer adı ile pembe adrenalin uzun yıllardır bilim çevreleri tarafından bilinen bir kimyasal. İnsan vücudu dahil bütün memeli canlıların vücudunda bu kimyasal üretilebiliyor. Adrenochrome iddia edildiği gibi insan beyninin ya da herhangi bir canlının beyninin salgılayabildiği bir kimyasal madde değil. Böbrek üstü bezlerinin salgıladığı adrenalin üzerinden elde ediliyor. Hatta daha da basite indirgersek adrenochrome dediğimiz kimyasal böbrek üstü bezlerimiz tarafından üretilen adrenalinin oksitlenmesi sonucu ortaya çıkan bir ürün. Yani bu kimyasal maddeyi elde etmek için küçük bir çocuğun beynine bir sonda sokup işkence edilmesine gerek yok. Laboratuvar ortamında da çok kolay bir şekilde elde edilebiliyor.

    Adrenochrome iddia edildiği gibi bir uyarıcı (uyuşturucu) madde de değil. Bazı iddialarda LSD’den bile çok daha ağır bir uyuşturucu olduğu yazıyor ancak gerçek çok daha farklı. Adrenochrome bir uyuşturucu olmaktan çok uzak hatta Dünya’daki birçok ülkede yasal. Uluslararası pazarlardan gayet rahat bir şekilde elde edebilirsiniz. Örneğin 50 dolar karşılığında Kanada’dan 25 mg Adrenochrome alabilirsiniz. Daha da saflaştırılmış olanlarının fiyatı Çin’de 200 dolara kadar çıkıyor. Yani Dünya’daki birçok ülkede bu kimyasal maddeyi yasal yollar ile temin edebilirsiniz.

    -Adrenochrome Ne İşe Yarar?

    Peki adrenochrome dediğimiz bu nörokimyasal ne işe yarıyor? 1950’li yıllardan beri adrenochrome üzerine araştırmalar yapılıyor. 1960’lı yıllarda şizofreni gibi bazı hastalıkların tedavisinde kullanılabileceği düşünülmüştü fakat daha sonra yapılan çalışmalarda pek de etkili olmadığı ortaya çıktı. Günümüzde bildiğimiz kadarıyla adrenochrome, C ve B vitaminleri ile beraber kullanıldığında bazı nörolojik sorunlara karşı iyi gelebileceği yönünde araştırmalar devam ediyor.

    Adrenochorme, günümüzde bazı nörologlar ve psikiyatrlar tarafından takviye edici ilaç olarak kullanılıyor. Pek de önemli olan bir ilaç değil. Çok fazla üretilen, Dünya çapında tedarik ağları oluşturulacak, çok talep gören bir kimyasal madde bile değil. Hatta günümüzde tıp dünyasında bu maddenin gerçekten işe yarayıp yaramadığı tartışılan bir konu.

    Adrenochorme dediğimiz kimyasal aslında bu kadar. Peki zenginlerin gençlik iksiri olduğu efsanesi nasıl ortaya çıktı? Bu iddianın kaynağı neresi?

    “Gençlik İksiri” Efsanesi Nereden Çıktı?

    Adrenochrome efsanesinin kaynağı 1973 yılında yayınlanan “FEAR AND LOATHING IN LAS VEGAS” isimli bir kitap.

    Bu kitapta bulunan karakterlerden biri bir çocuk katili. Çocukları öldürme sebebi ise adrenochrome elde etmek. Çocuklara işkence ediyor, o korku ve stresle yüzleşen çocukların beyninden bu maddeyi çıkarıyor ve satarak para kazanıyor. Bu kitap döneminde ABD’de ciddi bir ticari başarı elde etti. 1998 yılında ise aynı isimli bir filme uyarlandı.

    Filmin başrolünde Johnny Depp, Benicio del Toro ve Tobey Maguire gibi isimler bulunuyor. IMDB puanı 7.6 olan bu film de iyi bir ticari başarıya imza attı. Bu efsanenin kaynağı 1973 yılında kitap olarak basılan ve 1998 yılında filme uyarlanan bu hikaye. Tabi ki bu hikaye bu kadar ile kalmadı. İnsanlar bu hikayeden bahsetmeye başladıklarında zamanla kulaktan kulağa yayıldıkça bir kurgudan çok bir komplo teorisine dönüştü.

    -Bu Komplo Teorisi Neden Bu Kadar Popüler?

    Bu komplo teorisini diğerlerinden ayıran şey ise çok daha farklı. 2016 yılında birileri bu efsaneyi bilerek tekrardan gün yüzüne çıkardı. 2016 yılında ABD tarihinin en ilginç seçimlerinden biri yapıldı. Bir tarafta Donald Trump diğer tarafta ise Hillary Clinton vardı. Hillary Clinton seçim dönemi boyunca daha önde gözüküyordu. Bu yüzden da Trump’ın kendi kampanya ofisi Hillary Clinton’ı halkın gözünde kötü gösterebilmek adına her türlü fikri deniyordu. Bu fikirlerden biri ise Hillary Clinton’ın adrenochrome kullandığı iddiasıydı. Trump’ın kampanya ofisi bu hikayeyi yaymaya başladı.

    Onlara göre Hillary Clinton, adrenochrome adı verilen bu iğrenç kimyasalı kullanıyordu. Bu ilaç sayesinde sağlıklı ve genç kalıyordu. Kısa sürede bu iddia, “Pizzagate” ve “QAnon” olarak bilinen daha büyük komplo teorisi ağlarının merkezine oturdu. Bu teorilere göre Hillary Clinton ve Hollywood elitleri, Adrenochrome elde etmek için şeytani bir çocuk kaçakçılığı ağı yönetiyordu. Tesadüf o ki seçim dönemi boyunca Trump’ı desteklemeyen bütün Hollywood yıldızları da bu kimyasalı kullanıyordu. Hatta başka bir iddiaya göre Donald Trump başkan olduktan sonra ilk iş olarak adrenochrome tedarik ağına ağır bir darbe vurmuş ve bunun sonucu olarak da Hollywood’daki ünlüler bir anda yaşlanmaya başlamışlar.

    Efsane Yalan Olabilir Ancak Tehlike Gerçek

    Evet, artık biliyoruz ki adrenochrome hiç de anlatıldığı gibi bir kimyasal değil ancak artık daha ciddi bir sorumuz var. Küçük çocuklar ya da gençler başkalarının saplantıları veya genç kalma çabaları adına zarar görüyorlar mı? Bu noktada maalesef ki hayır diyemiyoruz çünkü insanlık tarihi bu tarz vahşiliklerle dolu. Binlerce yıl boyunca insanlar genç, sağlıklı ve güzel kalabilmek uğruna küçük çocukların hayatlarını umursamamışlardır. Dünya’daki çoğu medeniyetin geçmişinde küçük çocukların kanını içmek, genç kızların kanında banyo yapmak gibi manyakça fantaziler vardır.

    Bunlardan en ünlü olanı ise Elizabeth Báthory. Kendisi 16. yy sonlarında Maceristanda yaşamış bir soylu. Bu kadın genç kalabilmek umudu ile 30 yıl boyunca 600 tane kız çocuğuna inanılmaz işkenceler yapmış, onların etini yemiş ve kanlarında banyo yapmış. İnsanlık tarihi bu ve benzeri hikayelerle dolu.

    Günümüzde ise durum çok da farklı sayılmaz. Hatta çocuk sömürüsünün sistemin bir parçası olduğunu söylemek bile mümkün. Gerçek Dünya’da çocukların sömürüldüğünü görmek için Vatikan’ın arka sokaklarına ya da Hollywood’un penthouselarına gitmenize gerek yok. Çocuk sömürüsü haberlerde gördüğünüz çocuk işçi ölümleri ile yol kenarlarında dilendirilen çocuklar ile ve daha nicesi ile zaten gözünüzün önünde gerçekleşiyor. Ancak insan gözünün önünde görebildikleriyle ilgilenmek yerine göremediklerinden bahsedip suçu kendi var ettiği düşmanlara atarak işin içinden çıkıyor.

    Kaynaklar:

    -[Adrenochrome Kimyasal Yapısı] pubchem.ncbi.nlm.nih.gov

    -[Akademik Araştırmalar] www.sciencedirect.com

    -[Adrenochrome Efsanesi] thespinoff.co.nz

  • Ning Li ve Antigravitasyon Teorisi

    Ning Li ve Antigravitasyon Teorisi

    Ning Li Kimdir?

    Ning Li 15 Ocak 1943 yılında Çin’de gözlerini açtı. Başarılı bir öğrencilik hayatının ardından 40 yaşına kadar Çin’de bulunan bir üniversitede araştırmacı olarak hayatına devam etti. 40 yaşına geldiğinde 1983 yılında, ailesi ile beraber ABD’ye taşınmaya karar verdi. Ning Li’nin Çin’deki başarılı kariyeri ABD’de de devam etti. Kısa sürede ABD üniversitelerinde araştırmalarına devam etti. 90’lı yıllarda Alabama Üniversitesi Uzay Plazma ve Aeronomik Araştırmalar Merkezinde araştırmacı olarak çalışmaya devam etti. İddia ettiğine göre Ning Li “kütle çekimsizliği” oluşturmayı başarmış ve bunu sadece teoride bırakmamış pratikte de kanıtlanabilir hale getirmişti.

    1997’de bunu bir konferans salonunda açıkladığı sırada ona kimse inanmamış hatta herkes kendisine küçümser tavırlar göstermişti. Ning Li bunun farkındaydı çünkü herkes genel görelilik teorisine göre kütle çekimin uzay-zaman geometrisinin bir sonucu olduğunu ve bu yüzdeni kütle çekimsiz bir ortam oluşturmanın imkansız olduğunu düşünüyordu. Ama beklenmedik bir şey oldu. Kimse teorisinde hata bulamadı. Başta onu küçümseyerek izleyen herkes şaşırmış ve meraklı bir şekilde dinlemeye başlamışlardı.

    Ning Li bu konferansın ardından değişmeye başladı. Kendisi gittikçe haber alınamaz hale geldi. Alabama Üniversitesi kampüsünde daha az gözüküyor, oğlunun söylediğine göre işten eve geldiğinde bitkin bir halde oluyordu. Zamanla insanlarla ilişkileri sıfıra indi. Maillere dönmüyor, kampüste karşılaştığı kimsenin yüzüne bakmıyordu. Eskiden güler yüzlü olan bu fizikçinin suratı artık hep asık gözüküyordu. Konferanstan 2 yıl sonra, hayatını akademiye adayan bu kadın üniversiteden ayrılmaya karar verdi. Ardından Dünya ile bağını da tamamen kopardı. Ne eski meslektaşlarının, ne eski öğrencilerinin, ne de çocuklarının mesajlarına geri dönmüyordu. Bazı yakınları ve akademisyenler keşfettikleri nedeniyle susturulduğunu iddia ediyordu. Bazıları ise hükümet tarafından gizli bir araştırma projesine alındığını söylüyordu. Konu o kadar büyüdü ki, Youtube’daki büyük gizem kanallarından olan Barely Sociable kendisi hakkında bir video yaptı ve milyonlarca izlendi.

    Ning Li’nin kaybolmasının ardından yakınlarının ve çevresindekilerin ona ulaşma çabaları boşa çıktı ve zamanla pes ettiler. Yıllar sonra, eski bir meslektaşı olan Dr. Jack Sarfatti konuşmaya karar verdi. İddia ettiğine göre Ning Li, NASA ve ABD Savunma Bakanlığı tarafından gizli bir projede çalışmak üzere işe alınmış ardından bildiği her şey ile Çin’e dönerek ABD’ye ihanet etmişti.

    -Dedikoduların Ardındaki Gerçekler

    Gerçek ise daha farklıydı. Konferansın ardından kendisi gerçekten üniversiteden ayrıldı ya da ayrılmaya zorlandı ancak ardından kendisine ait bir şirket kurdu. AC Gravity LLC. Kurulmasından kısa süre sonra ise ABD Savunma Bakanlığından yarım milyon dolar fon aldı.

    Bu fonlanma sonrasında araştırmalar “Top Secret” olarak sınıflandırıldı. Ning Li, ABD Savunma Bakanlığına bağlı Alabama’da bulunan Redstone Arsenal isimli bir askeri tesiste görevlendirildi. 2014 yılına kadar…

    2014 yılında ise garip bir şey oldu. Tesiste yürüdüğü sırada kendisine bir araba çarptı. Kazadan sonra kendisi alzheimer oldu. Kazaya tanıklık eden kocası ise kalp krizi geçirerek vefat etti. Hayatı boyunca araştırmalarını ne çocuklarına ne de bir başkasına anlatmamıştı. Araştırmalarında elde ettiği bütün bulgular ise ABD hükümeti tarafından devlet sırrı olarak görüldü ve gizlendi. Hatta Ning Li’nin oğlu, “bilgi özgürlüğü yasası” kapsamında annesinin araştırma kağıtlarını devletten istediğinde ise reddedildi.

    Ning Li ne keşfetmişti? Neden ABD saklamak konusunda bu kadar çaba harcamıştı? Bilinmese de kurduğu şirket ilk aldığı yarım milyonluk fonun ardından milyonlarca dolar daha fon almayı başarmıştı. Ning Li ise gerçekten ABD hükümeti tarafından gizli bir projede görevlendirilerek normalde çalışmaması gereken kadar çalıştırılması da bir gerçek. Peki ya antigravitasyon teorisi? Gerçekten abartıldığı kadar büyük bir araştırma mıydı? Yoksa gereğinden fazla abartılmış bir teori mi?

    Kaynaklar:

    -[Ning Li ile İlgili En Kapsamlı Video] www.youtube.com