Casuslar, Şüpheli Cinayetler ve Radyoaktif Sırlar
Daha önce Batman üçlemesi ile andığımız Christopher Nolan’ın gişe rekorları kıran “Oppenheimer” filmi, atom bombasının babası J. Robert Oppenheimer’ın karmaşık zihnini, Prometheusvari yükselişini ve düşüşünü muazzam bir sinematografiyle anlattı. Cillian Murphy’nin o buz mavisi bakışlarında vicdan azabını hissettik, Trinity testinin sessizliğinde koltuklarımıza çiviledik.
Ancak 3 saatlik bir görsel şölen bile, tarihin bu en karmaşık olayını tamamen anlatmaya yetmez. Nolan, hikaye anlatıcılığı gereği odak noktasını Oppie’nin psikolojisinde tuttu. Fakat kameranın açısı dışında kalan, senaryoya sığmayan veya sadece “göz kırpıp geçilen” öyle detaylar var ki, bunlar filmin kendisinden çok daha karanlık.
Manhattan Projesi’nin perde arkasında kalan; çözülemeyen şüpheli ölümlerden, hükümetin kendi halkına yaptığı radyoaktif ihanete kadar o gerçeklere yakından bakıyoruz.
-Stalin Şaşırmadı Çünkü Truman’dan Bile Önce Biliyordu!
Filmde, Potsdam Konferansı sırasında Başkan Truman’ın Sovyet lideri Stalin’e yaklaşıp “Yeni ve alışılmadık yıkıcı güce sahip bir silahımız var” dediği o gergin anı hatırlarsınız. Stalin sakince başını sallar ve “Umarım Japonlara karşı iyi kullanırsınız” der. Film ve genel tarih anlatısı, bunu Stalin’in “taş gibi soğukkanlılığına” bağlar.
Ancak gerçek çok daha ilginç ve biraz da ironiktir: Stalin şaşırmadı, çünkü bombayı zaten biliyordu. Manhattan Projesi, tarihin en iyi korunan sırrı sanılsa da, aslında “kevgire dönmüş” bir güvenlik yapısına sahipti. Los Alamos’taki bilim insanları arasında Sovyet istihbaratına (NKVD) çalışan o kadar çok köstebek vardı ki, teknik çizimler Moskova’ya, Washington’dan daha hızlı ulaşıyordu.
Özellikle Klaus Fuchs ve o sırada henüz 19 yaşında olan dahi çocuk Theodore Hall, bombanın kritik “içe çökme” (implosion) tasarımlarını çoktan sızdırmıştı.


Tarihçilere göre Stalin, atom bombasının teknik detaylarına, o sırada henüz başkan yardımcısı olan ve Roosevelt ölene kadar projeden haberdar edilmeyen Harry Truman’dan çok daha hakimdi. Yani o sahnede Stalin’in gülümsemesi, bir poker oyuncusunun “elini görüyorum” gülümsemesiydi.
-Jean Tatlock Olayı: İntihar mı, İstihbarat Cinayeti mi?
Filmde Florence Pugh’un canlandırdığı Jean Tatlock karakterini, Oppenheimer’ın Komünist Parti üyesi olan tutkulu aşkı olarak izledik.

Filmde, Jean’in depresyona girdiği ve küvette boğularak intihar ettiği gösteriliyor. Oppenheimer bu haberle yıkılıyor.
Ancak “resmi tarihi kayıtlar” ile “adli tıp” arasındaki çelişkiler, burada bir cinayet şüphesini doğuruyor. Gerçek otopsi raporlarına göre, Jean Tatlock’un vücudunda yüksek dozda sakinleştirici (kloral hidrat) bulundu. Ancak tuhaf olan şuydu: Midesinde bu ilacın kalıntıları yoktu. Bu da ilacın ağızdan alınmamış, belki de zorla enjekte edilmiş olabileceği şüphesini doğurdu. Daha da önemlisi, “boğularak öldü” denmesine rağmen, ciğerlerinde çok az su vardı.
Komplo teorisyenlerine ve bazı tarihçilere göre; Jean Tatlock, Oppenheimer üzerindeki etkisi ve komünist geçmişi nedeniyle ABD istihbaratı için fazla büyük bir riskti. Manhattan Projesi’nin başındaki adamın, bir komünistle yatak odası sırlarını paylaşması kabul edilemezdi. Jean Tatlock, bir bunalım sonucu mu öldü, yoksa “ulusal güvenlik” adına susturuldu mu? Bu soru, dosyanın en karanlık sayfalarından biridir.
-“Şeytan Çekirdeği” (The Demon Core) ve Mavi Parıltı
Filmde bilim insanlarını beyaz önlüklerle, güvenli laboratuvarlarda çalışırken görüyoruz. Ancak gerçekte Los Alamos’ta güvenlik önlemleri, bugünün standartlarına göre “delilik” seviyesindeydi. Filmde yer verilmeyen en ürkütücü olaylar, “Şeytan Çekirdeği” adı verilen 6.2 kilogramlık plütonyum küresiyle yaşandı.

-Harry Daghlian (1945): Deney sırasında yanlışlıkla bir tuğlayı çekirdeğin üzerine düşürdü. Oda bir anda ölümcül bir mavi ışıkla parladı. Daghlian, çekirdeği eliyle iterek reaksiyonu durdurdu ve diğerlerini kurtardı ama kendisi 25 gün sonra korkunç acılar içinde, vücudu eriyerek öldü.
-Louis Slotin (1946): Filmde John Cusack’ın oynadığı sahnede bu olaya bir gönderme yapılır ama gerçeği çok daha dramatiktir. Slotin, “kritiklik” deneyini elinde bir tornavidayla (!) yapıyordu. Tornavidanın ucu kaydı ve iki yarım küre kapandı. O meşhur “Mavi Parıltı” tekrar görüldü. Slotin, “Bunu yapacağımı biliyordum” diyerek kendini feda etti, kapağı fırlattı. 9 gün sonra hayatını kaybetti.
Manhattan Projesi, sadece Japonya’da değil, kendi laboratuvarlarında da kurbanlar verdi.
-Trinity Testinin “Unutulan” Kurbanları: Downwinders
Nolan’ın filmindeki en görkemli sahne şüphesiz Trinity testidir. Geri sayım, sessizlik ve patlama… Çöl boş görünür, sadece bilim insanları ve askerler vardır.
Ancak gerçekte o çöl boş değildi. Test alanı, New Mexico’daki yerleşim yerlerine sandığınızdan çok daha yakındı. Patlamadan sonra rüzgar, radyoaktif külü (fallout) kasabaların, çiftliklerin ve su kaynaklarının üzerine taşıdı. Bölge halkı sabah uyandıklarında gökyüzünden “kar gibi” beyaz küller yağdığını gördü. Çocuklar bu küllerle oynadı, ineklerin tüyleri beyaza döndü ve döküldü.

Hükümet olayı örtbas etmek için “bir cephanelik patladı” yalanını uydurdu. Yıllar içinde bu bölgede (kendilerine Downwinders / Rüzgaraltı Sakinleri derler) kanser oranları tavan yaptı. Filmde kutlama yapan bilim insanları gösterilirken, kameranın göstermediği birkaç kilometre ötede, kendi vatandaşları radyoaktif bir kabusun içine uyanıyordu.
-“Şimdi ben ölüm oldum” Sözü 20 Yıl Sonra Mı Söylendi?
Trinity testi sonrası Oppenheimer’ın Bhagavad Gita’dan “Now I am become Death, the destroyer of worlds” dediği sahne filmin en ikonik anlarından biri.
Ama ufak bir sorun var: 1945’te bunu duyan tek bir kişi yok. Ne General Groves, ne de yanındaki hiçbir bilim insanı böyle bir cümle hatırlamıyor. Oppenheimer bu cümleyi ilk kez 1965’te, yani tam 20 yıl sonra, NBC’ye verdiği televizyon belgeselinde söylüyor. Kamera karşısında, dramatik bir sessizlikten sonra…
Yani bir efsane doğuyor ve bütün Dünya bunu 1945’te söylenmiş sanıyor. Kısacası, Oppenheimer kendi mitolojisini bizzat kendisi yaratıyor.
-Hedef Seçimindeki Soğukkanlı Matematik
Filmde Savaş Bakanı Stimson’ın Kyoto’yu “balayını orada geçirdiği için” listeden çıkardığı sahne, izleyiciye biraz insani hatta sempatik gelir. Ancak hedef seçiminin arkasındaki asıl mantık, tüyler ürpertici derecede bilimseldi.
Hedef Komitesi, Hiroşima ve Nagazaki’yi özellikle seçmişti çünkü bu şehirler daha önce bombalanmamıştı. “Bakir” hedeflerdi. Neden mi böyle bir karar alındı? Çünkü bombanın gücünü tam olarak ölçmek istiyorlardı.
Eğer daha önce bombalanmış bir şehre atarlarsa; yıkımın ne kadarının atom bombasından, ne kadarının eski saldırılardan olduğunu anlayamazlardı. Yani bu şehirler yıkılmak için değil, bilimsel bir deney tahtası olarak kullanılmak üzere aylarca saldırıdan korunmuştu. İçindeki sivillerle birlikte…
-Truman’ın Gerçek Tepkisi
Filmde Truman-Oppenheimer görüşmesi kısa ve duygusal geçiyor. Gerçekteyse Başkan Truman toplantıdan sonra sekreterine aynen şunu söylüyor: “Bir daha o ağlak herifi buraya sokmayın. Ellerinde kan var diye ağlıyor ama lanet olsun, ellerinde sadece mürekkep var!”
Truman’a göre Oppenheimer bombayı yapan bilim insanı olarak sorumluluğu kabul etmeliydi; pişmanlık gösterisi yapmak yerine “Ben sadece teoriyi buldum” diyerek sıyrılmaya çalışıyordu. Bu sözler Truman’ın günlüklerinde ve yanındaki kişilerin anılarında birebir geçiyor. Soğuk, sert ve politikacıya yakışır bir çıkış.
-Klaus Fuchs Olayı ve Oppenheimer’ın İtiraf Anı
Filmde casusluk skandalı sadece birkaç saniyelik bir sahneyle geçiştirilir. Oysa gerçekte İngiliz fizikçi Klaus Fuchs’un 1950’de Sovyetler’e bilgi sızdırdığı ortaya çıkınca ortalık karışır.
FBI, Los Alamos’taki herkesin peşine düşer, Oppenheimer da dahil. 1954’teki meşhur güvenlik soruşturmasında avukatı “Sovyetler’e hiç bilgi verdiniz mi?” diye sorunca Oppenheimer’ın verdiği cevap tarihe geçer: “Bilmiyorum… Hatırladığım kadarıyla hayır ama kesin bir şey yapmadım ama tamamen masum olduğumu da iddia edemem.”
Evet, yanlış duymadınız. Adam kendi kendine “Belki ben de suçluyumdur” diyor. Bu cümle mahkeme tutanaklarında aynen duruyor ve Soğuk Savaş’ın paranoyasının zirvesi olarak kabul ediliyor. Dünya’nın gördüğü en büyük bilim insanlarından biri bile bu paranoya sebebiyle kendinden bile emin olamıyor.
-Lewis Strauss’un tuvalet kavgası
Oppenheimer’ın güvenlik izninin 1954’te iptal edilmesinin arkasında resmi olarak “komünist bağlantıları” yazıyor. Gerçek sebep çok daha kişisel: Lewis Strauss’un 7 yıllık kini. 1947’de bir bilim kongresinde tuvalet sırasında Strauss, hidrojen bombası konusunda teknik bir şeyler anlatırken Oppenheimer gülümseyip “Sevgili Lewis, bunu biraz fazla ciddiye alıyorsun” gibi bir laf eder.
Strauss bunu ömrü boyunca unutmaz. Kendi günlüğüne “Oppenheimer beni herkesin içinde küçük düşürdü” diye yazar. Yıllar sonra Atom Enerjisi Komisyonu başkanı olduğunda ilk işi Oppenheimer’ı bitirmek olur.
Senato duruşmalarında bile bu tuvalet anısı gizli gizli konuşulur. Nolan bu kısmı tamamen atlamış, oysa filmin bütün üçüncü perdesinin ana motoru aslında bu kişisel garez.
-Oppenheimer ve UFO Dosyaları İddiası
Ve son olarak, işin “komplo teorisi” ama bir o kadar da merak uyandıran kısmı. Filmde Oppenheimer’ı sadece fizik ve politika ile uğraşırken görüyoruz. Peki ya gökyüzündeki tanımlanamayan cisimler?
II. Dünya Savaşı sırasında müttefik pilotları, uçaklarını takip eden ışıklı küreler gördüklerini rapor ediyorlardı. Savaşın en büyük teknolojik projesinin başındaki ismin, bu raporlardan habersiz olması imkansızdı. Bazı sızdırılan (ancak doğruluğu tartışmalı) “Majestic-12” belgelerine göre; Oppenheimer ve Einstein, 1947 yılında “Gökcisimlerinin Sakinleri ile İlişkiler” başlıklı çok gizli bir taslak rapor hazırladılar.


Bu teorisyenlere göre Oppenheimer, sadece nükleer enerjiyi değil, Dünya dışı yaşam ihtimalini ve bunun ulusal güvenliğe etkilerini de araştıran gizli bir ekibin “beyniydi”.
Nolan bu topa girmemiş olabilir ama tarihçiler, Oppenheimer’ın bilinmeyene olan merakının yalnızca atomlarla sınırlı olmadığını fısıldıyor.
-Sonuç
Oppenheimer filmi bir sinema başyapıtıdır, buna şüphe yok. Ancak tarih, her zaman senaryolardan daha karmaşık, daha acımasız ve daha sürprizlidir. Los Alamos’un tozlu yollarında sadece fizik formülleri değil; Sovyet casusları, şüpheli kadın ölümleri, radyoaktif küller altında kalan kasabalar ve belki de gökyüzünden gelen sırlar dolaşıyordu.















































