Kategori: Komplo Teorileri

  • Oppenheimer Filminde Gösterilmeyen Gerçek Detaylar

    Oppenheimer Filminde Gösterilmeyen Gerçek Detaylar

    Casuslar, Şüpheli Cinayetler ve Radyoaktif Sırlar

    Daha önce Batman üçlemesi ile andığımız Christopher Nolan’ın gişe rekorları kıran “Oppenheimer” filmi, atom bombasının babası J. Robert Oppenheimer’ın karmaşık zihnini, Prometheusvari yükselişini ve düşüşünü muazzam bir sinematografiyle anlattı. Cillian Murphy’nin o buz mavisi bakışlarında vicdan azabını hissettik, Trinity testinin sessizliğinde koltuklarımıza çiviledik.

    Ancak 3 saatlik bir görsel şölen bile, tarihin bu en karmaşık olayını tamamen anlatmaya yetmez. Nolan, hikaye anlatıcılığı gereği odak noktasını Oppie’nin psikolojisinde tuttu. Fakat kameranın açısı dışında kalan, senaryoya sığmayan veya sadece “göz kırpıp geçilen” öyle detaylar var ki, bunlar filmin kendisinden çok daha karanlık.

    Manhattan Projesi’nin perde arkasında kalan; çözülemeyen şüpheli ölümlerden, hükümetin kendi halkına yaptığı radyoaktif ihanete kadar o gerçeklere yakından bakıyoruz.

    -Stalin Şaşırmadı Çünkü Truman’dan Bile Önce Biliyordu!

    Filmde, Potsdam Konferansı sırasında Başkan Truman’ın Sovyet lideri Stalin’e yaklaşıp “Yeni ve alışılmadık yıkıcı güce sahip bir silahımız var” dediği o gergin anı hatırlarsınız. Stalin sakince başını sallar ve “Umarım Japonlara karşı iyi kullanırsınız” der. Film ve genel tarih anlatısı, bunu Stalin’in “taş gibi soğukkanlılığına” bağlar.

    Ancak gerçek çok daha ilginç ve biraz da ironiktir: Stalin şaşırmadı, çünkü bombayı zaten biliyordu. Manhattan Projesi, tarihin en iyi korunan sırrı sanılsa da, aslında “kevgire dönmüş” bir güvenlik yapısına sahipti. Los Alamos’taki bilim insanları arasında Sovyet istihbaratına (NKVD) çalışan o kadar çok köstebek vardı ki, teknik çizimler Moskova’ya, Washington’dan daha hızlı ulaşıyordu.

    Özellikle Klaus Fuchs ve o sırada henüz 19 yaşında olan dahi çocuk Theodore Hall, bombanın kritik “içe çökme” (implosion) tasarımlarını çoktan sızdırmıştı.

    Tarihçilere göre Stalin, atom bombasının teknik detaylarına, o sırada henüz başkan yardımcısı olan ve Roosevelt ölene kadar projeden haberdar edilmeyen Harry Truman’dan çok daha hakimdi. Yani o sahnede Stalin’in gülümsemesi, bir poker oyuncusunun “elini görüyorum” gülümsemesiydi.

    -Jean Tatlock Olayı: İntihar mı, İstihbarat Cinayeti mi?

    Filmde Florence Pugh’un canlandırdığı Jean Tatlock karakterini, Oppenheimer’ın Komünist Parti üyesi olan tutkulu aşkı olarak izledik.

    Filmde, Jean’in depresyona girdiği ve küvette boğularak intihar ettiği gösteriliyor. Oppenheimer bu haberle yıkılıyor.

    Ancak “resmi tarihi kayıtlar” ile “adli tıp” arasındaki çelişkiler, burada bir cinayet şüphesini doğuruyor. Gerçek otopsi raporlarına göre, Jean Tatlock’un vücudunda yüksek dozda sakinleştirici (kloral hidrat) bulundu. Ancak tuhaf olan şuydu: Midesinde bu ilacın kalıntıları yoktu. Bu da ilacın ağızdan alınmamış, belki de zorla enjekte edilmiş olabileceği şüphesini doğurdu. Daha da önemlisi, “boğularak öldü” denmesine rağmen, ciğerlerinde çok az su vardı.

    Komplo teorisyenlerine ve bazı tarihçilere göre; Jean Tatlock, Oppenheimer üzerindeki etkisi ve komünist geçmişi nedeniyle ABD istihbaratı için fazla büyük bir riskti. Manhattan Projesi’nin başındaki adamın, bir komünistle yatak odası sırlarını paylaşması kabul edilemezdi. Jean Tatlock, bir bunalım sonucu mu öldü, yoksa “ulusal güvenlik” adına susturuldu mu? Bu soru, dosyanın en karanlık sayfalarından biridir.

    -“Şeytan Çekirdeği” (The Demon Core) ve Mavi Parıltı

    Filmde bilim insanlarını beyaz önlüklerle, güvenli laboratuvarlarda çalışırken görüyoruz. Ancak gerçekte Los Alamos’ta güvenlik önlemleri, bugünün standartlarına göre “delilik” seviyesindeydi. Filmde yer verilmeyen en ürkütücü olaylar, “Şeytan Çekirdeği” adı verilen 6.2 kilogramlık plütonyum küresiyle yaşandı.

    -Harry Daghlian (1945): Deney sırasında yanlışlıkla bir tuğlayı çekirdeğin üzerine düşürdü. Oda bir anda ölümcül bir mavi ışıkla parladı. Daghlian, çekirdeği eliyle iterek reaksiyonu durdurdu ve diğerlerini kurtardı ama kendisi 25 gün sonra korkunç acılar içinde, vücudu eriyerek öldü.

    -Louis Slotin (1946): Filmde John Cusack’ın oynadığı sahnede bu olaya bir gönderme yapılır ama gerçeği çok daha dramatiktir. Slotin, “kritiklik” deneyini elinde bir tornavidayla (!) yapıyordu. Tornavidanın ucu kaydı ve iki yarım küre kapandı. O meşhur “Mavi Parıltı” tekrar görüldü. Slotin, “Bunu yapacağımı biliyordum” diyerek kendini feda etti, kapağı fırlattı. 9 gün sonra hayatını kaybetti.

    Manhattan Projesi, sadece Japonya’da değil, kendi laboratuvarlarında da kurbanlar verdi.

    -Trinity Testinin “Unutulan” Kurbanları: Downwinders

    Nolan’ın filmindeki en görkemli sahne şüphesiz Trinity testidir. Geri sayım, sessizlik ve patlama… Çöl boş görünür, sadece bilim insanları ve askerler vardır.

    Ancak gerçekte o çöl boş değildi. Test alanı, New Mexico’daki yerleşim yerlerine sandığınızdan çok daha yakındı. Patlamadan sonra rüzgar, radyoaktif külü (fallout) kasabaların, çiftliklerin ve su kaynaklarının üzerine taşıdı. Bölge halkı sabah uyandıklarında gökyüzünden “kar gibi” beyaz küller yağdığını gördü. Çocuklar bu küllerle oynadı, ineklerin tüyleri beyaza döndü ve döküldü.

    Hükümet olayı örtbas etmek için “bir cephanelik patladı” yalanını uydurdu. Yıllar içinde bu bölgede (kendilerine Downwinders / Rüzgaraltı Sakinleri derler) kanser oranları tavan yaptı. Filmde kutlama yapan bilim insanları gösterilirken, kameranın göstermediği birkaç kilometre ötede, kendi vatandaşları radyoaktif bir kabusun içine uyanıyordu.

    -“Şimdi ben ölüm oldum” Sözü 20 Yıl Sonra Mı Söylendi?

    Trinity testi sonrası Oppenheimer’ın Bhagavad Gita’dan “Now I am become Death, the destroyer of worlds” dediği sahne filmin en ikonik anlarından biri.

    Ama ufak bir sorun var: 1945’te bunu duyan tek bir kişi yok. Ne General Groves, ne de yanındaki hiçbir bilim insanı böyle bir cümle hatırlamıyor. Oppenheimer bu cümleyi ilk kez 1965’te, yani tam 20 yıl sonra, NBC’ye verdiği televizyon belgeselinde söylüyor. Kamera karşısında, dramatik bir sessizlikten sonra…

    Yani bir efsane doğuyor ve bütün Dünya bunu 1945’te söylenmiş sanıyor. Kısacası, Oppenheimer kendi mitolojisini bizzat kendisi yaratıyor.

    -Hedef Seçimindeki Soğukkanlı Matematik

    Filmde Savaş Bakanı Stimson’ın Kyoto’yu “balayını orada geçirdiği için” listeden çıkardığı sahne, izleyiciye biraz insani hatta sempatik gelir. Ancak hedef seçiminin arkasındaki asıl mantık, tüyler ürpertici derecede bilimseldi.

    Hedef Komitesi, Hiroşima ve Nagazaki’yi özellikle seçmişti çünkü bu şehirler daha önce bombalanmamıştı. “Bakir” hedeflerdi. Neden mi böyle bir karar alındı? Çünkü bombanın gücünü tam olarak ölçmek istiyorlardı.

    Eğer daha önce bombalanmış bir şehre atarlarsa; yıkımın ne kadarının atom bombasından, ne kadarının eski saldırılardan olduğunu anlayamazlardı. Yani bu şehirler yıkılmak için değil, bilimsel bir deney tahtası olarak kullanılmak üzere aylarca saldırıdan korunmuştu. İçindeki sivillerle birlikte…

    -Truman’ın Gerçek Tepkisi

    Filmde Truman-Oppenheimer görüşmesi kısa ve duygusal geçiyor. Gerçekteyse Başkan Truman toplantıdan sonra sekreterine aynen şunu söylüyor: “Bir daha o ağlak herifi buraya sokmayın. Ellerinde kan var diye ağlıyor ama lanet olsun, ellerinde sadece mürekkep var!”

    Truman’a göre Oppenheimer bombayı yapan bilim insanı olarak sorumluluğu kabul etmeliydi; pişmanlık gösterisi yapmak yerine “Ben sadece teoriyi buldum” diyerek sıyrılmaya çalışıyordu. Bu sözler Truman’ın günlüklerinde ve yanındaki kişilerin anılarında birebir geçiyor. Soğuk, sert ve politikacıya yakışır bir çıkış.

    -Klaus Fuchs Olayı ve Oppenheimer’ın İtiraf Anı

    Filmde casusluk skandalı sadece birkaç saniyelik bir sahneyle geçiştirilir. Oysa gerçekte İngiliz fizikçi Klaus Fuchs’un 1950’de Sovyetler’e bilgi sızdırdığı ortaya çıkınca ortalık karışır.

    FBI, Los Alamos’taki herkesin peşine düşer, Oppenheimer da dahil. 1954’teki meşhur güvenlik soruşturmasında avukatı “Sovyetler’e hiç bilgi verdiniz mi?” diye sorunca Oppenheimer’ın verdiği cevap tarihe geçer: “Bilmiyorum… Hatırladığım kadarıyla hayır ama kesin bir şey yapmadım ama tamamen masum olduğumu da iddia edemem.”

    Evet, yanlış duymadınız. Adam kendi kendine “Belki ben de suçluyumdur” diyor. Bu cümle mahkeme tutanaklarında aynen duruyor ve Soğuk Savaş’ın paranoyasının zirvesi olarak kabul ediliyor. Dünya’nın gördüğü en büyük bilim insanlarından biri bile bu paranoya sebebiyle kendinden bile emin olamıyor.

    -Lewis Strauss’un tuvalet kavgası

    Oppenheimer’ın güvenlik izninin 1954’te iptal edilmesinin arkasında resmi olarak “komünist bağlantıları” yazıyor. Gerçek sebep çok daha kişisel: Lewis Strauss’un 7 yıllık kini. 1947’de bir bilim kongresinde tuvalet sırasında Strauss, hidrojen bombası konusunda teknik bir şeyler anlatırken Oppenheimer gülümseyip “Sevgili Lewis, bunu biraz fazla ciddiye alıyorsun” gibi bir laf eder.

    Strauss bunu ömrü boyunca unutmaz. Kendi günlüğüne “Oppenheimer beni herkesin içinde küçük düşürdü” diye yazar. Yıllar sonra Atom Enerjisi Komisyonu başkanı olduğunda ilk işi Oppenheimer’ı bitirmek olur.

    Senato duruşmalarında bile bu tuvalet anısı gizli gizli konuşulur. Nolan bu kısmı tamamen atlamış, oysa filmin bütün üçüncü perdesinin ana motoru aslında bu kişisel garez.

    -Oppenheimer ve UFO Dosyaları İddiası

    Ve son olarak, işin “komplo teorisi” ama bir o kadar da merak uyandıran kısmı. Filmde Oppenheimer’ı sadece fizik ve politika ile uğraşırken görüyoruz. Peki ya gökyüzündeki tanımlanamayan cisimler?

    II. Dünya Savaşı sırasında müttefik pilotları, uçaklarını takip eden ışıklı küreler gördüklerini rapor ediyorlardı. Savaşın en büyük teknolojik projesinin başındaki ismin, bu raporlardan habersiz olması imkansızdı. Bazı sızdırılan (ancak doğruluğu tartışmalı) “Majestic-12” belgelerine göre; Oppenheimer ve Einstein, 1947 yılında “Gökcisimlerinin Sakinleri ile İlişkiler” başlıklı çok gizli bir taslak rapor hazırladılar.

    Bu teorisyenlere göre Oppenheimer, sadece nükleer enerjiyi değil, Dünya dışı yaşam ihtimalini ve bunun ulusal güvenliğe etkilerini de araştıran gizli bir ekibin “beyniydi”.

    Nolan bu topa girmemiş olabilir ama tarihçiler, Oppenheimer’ın bilinmeyene olan merakının yalnızca atomlarla sınırlı olmadığını fısıldıyor.

    -Sonuç

    Oppenheimer filmi bir sinema başyapıtıdır, buna şüphe yok. Ancak tarih, her zaman senaryolardan daha karmaşık, daha acımasız ve daha sürprizlidir. Los Alamos’un tozlu yollarında sadece fizik formülleri değil; Sovyet casusları, şüpheli kadın ölümleri, radyoaktif küller altında kalan kasabalar ve belki de gökyüzünden gelen sırlar dolaşıyordu.

    Kaynaklar:

    [Demon Core Kazaları]: newyorker.com

    [Jean Tatlock Şüpheli Ölümü]: inkstickmedia.com

    [Casusluk İddiaları]: osti.gov

    [Majestic 12 Operasyonu]: reaganlibrary.gov

  • Philadelphia Deneyi: Görünmezlik, Işınlanma ve Propaganda

    Philadelphia Deneyi: Görünmezlik, Işınlanma ve Propaganda

    Bir Gemi, Mürettebatıyla Birlikte Nasıl Yok Oldu?

    Tarih 1943. İkinci Dünya Savaşı tüm hızıyla sürüyor, dünya barut ve kan kokuyor. Atlantik Okyanusu, Nazi denizaltıları (U-Botlar) yüzünden müttefik gemileri için tam bir ölüm tuzağına dönüşmüş durumda.

    Tam da bu dönemlerde iddiaya göre ABD Donanması, Philadelphia Deneyi adı verilen bir deney ile Einstein’ın karmaşık teorilerini kullanarak bir savaş gemisini (USS Eldridge) ışığı bükerek görünmez hale getirdi, hatta gemi yanlışlıkla ışınlandı!

    Peki ya size; bu hikayenin aslında “kulaktan kulağa oynarken” yanlış anlaşılan teknik bir terimden ibaret olduğunu, işin içinde bir deli dahinin mektuplarının, Hollywood’un pazarlama dehasının ve Soğuk Savaş’ın kurnaz taktiklerinin olduğunu söylesem?

    Bilim kurgu filmlerini aratmayan bu efsaneyi ve arkasındaki sıkıcı ama gerçek hikayeyi masaya yatırıyoruz.

    -Yeşil Sis, Çığlıklar ve Duvarın İçindeki Adam

    Efsaneyi biliyorsunuz ama hafızaları tazeleyip o günü biraz canlandıralım. İddiaya göre 28 Ekim 1943 günü, Philadelphia Donanma Tersanesi’nde demirli USS Eldridge (DE-173) destroyeri için tarihi bir andı. Güvertede devasa jeneratörler, etrafta koşuşturan beyaz önlüklü bilim insanları…

    Emir verildi ve şalterler indirildi. Önce etrafı yeşil, yoğun, vızıldayan, ozon kokulu bir sis kapladı. Geminin hatları bulanıklaştı ve sonra bir anda koca destroyer, yüzlerce tonluk çeliğiyle birlikte ortadan kayboldu. Suyun üzerinde gemiden kalan tek şey, gövdesinin bıraktığı boşluktu.

    Ama olay sadece optik bir “sihirbazlık” değildi. Gemi, saniyeler içinde 600 kilometre ötedeki Norfolk, Virginia askeri üssünde görüldü, orada birkaç dakika “maddi olarak” bulundu ve ardından tekrar Philadelphia’ya ışınlandı.

    Ancak geri döndüğünde manzara, Stephen King romanlarından fırlamış gibiydi. Güvertedeki denizcilerin çoğu delirmişti, boşluğa bakıp kahkahalar atıyorlardı. Bazıları şiddetli mide bulantısıyla yerlerde kıvranıyordu. En korkuncu ve bu hikayeyi efsane yapan detay ise şuydu: Bazı askerlerin vücutları geminin çelik gövdesiyle kaynaşmıştı.

    Moleküler yapılar birbirine geçmiş; kiminin eli küpeşteye gömülmüş, kiminin bacağı güverte zeminine hapsolmuş, canlı canlı metale monte edilmişlerdi.

    Tüyler ürpertici, değil mi? İşte bu body horror (bedensel korku) detayları, olayı basit bir deneyden çıkarıp küresel bir korku efsanesine dönüştürdü.

    -Hollywood’un “Yasaklı” Filmi ve VHS Kurnazlığı

    Bu efsane yıllarca “bir arkadaşımın tanıdığı görmüş” seviyesinde ciddiyetsiz ve önemsiz bir şekilde dolaştı. Ancak bombanın pimi 1984 yılında çekildi. “The Philadelphia Experiment” filmi vizyona girecekti ama yapımcıların elinde filmden daha büyük bir hikaye vardı.

    Yapımcı firma, o dönem için dahiyane bir pazarlama stratejisiyle ortaya çıktı: ABD Hükümeti ve Pentagon, bu filmin gösterilmesini engellemeye çalışıyor!

    Söylentiye göre senaryo gerçeklere o kadar yakındı ki, devlet “sırlarımız ifşa oluyor” korkusuyla filmin sinemalarda gösterilmesini yasaklamaya çalışmıştı. Peki yapımcılar ne yaptı? “Madem sinemada yasak, biz de salonları pas geçeriz” dediler. Dağıtım anlaşmalarındaki yasal boşlukları ve o dönem yeni patlayan video kaset (VHS) pazarını kullanarak filmi doğrudan evlere soktular.

    İnsanlar, “Devletin sakladığı, izlememizi istemediği o kaseti buldum!” heyecanıyla video dükkanlarına koştu. Aslında ortada ne bir yasak vardı ne de bir mahkeme kararı. Bu sadece, clickbait’in (tık tuzağı) 1980’ler versiyonuydu ve mükemmel işlemişti.

    -Soğuk Savaş ve “Bizde Neler Var Neler” Propagandası

    Peki, Amerikan ordusu neden çıkıp “Saçmalamayın, böyle bir şey yok” demedi? Neden bu dedikodunun yürümesine izin verdi?

    Cevabı bulmak için takvime bakmak yeterli: 1950’ler ve 60’lar… Yani Soğuk Savaş. ABD ve Sovyetler Birliği, sadece nükleer füzelerle değil, birbirlerinin psikolojisini bozarak da savaşıyordu. Basında çıkan “Amerikalılar gemileri görünmez yapıyor, ışınlıyor, zamanı büküyor” manşetleri, Pentagon’un ekmeğine yağ sürüyordu.

    Kendinizi bir KGB ajanının yerine koyun. Rakibinizin fizik kurallarını bükecek bir teknolojiye sahip olduğunu duyuyorsunuz. “Acaba doğru mu?” şüphesi bile uykularınızı kaçırmaya yeter. ABD, bu uçuk kaçık iddiaları yalanlamak yerine sessiz kalarak veya el altından bu dedikoduları köpürterek düşmana şu mesajı veriyordu: Bizim teknolojimiz sizin hayallerinizin ötesinde, ayağınızı denk alın.

    Yani Philadelphia Deneyi, aslında kusursuz bir psikolojik harp ve dezenformasyon başarısıydı. Yenilmez ABD imajını destekliyordu. Tıpkı Area 51 efsanesi gibi.

    -Gerçekler, Yanlış Gemi ve Degaussing

    Gelelim işin en can alıcı, o efsane balonunu patlatan kısmına. Kayıtlar, seyir defterleri ve tanıklar incelendiğinde ortaya komik bir gerçek çıkıyor. Olayın başrolündeki USS Eldridge, deneyin yapıldığı iddia edilen tarihte Philadelphia’da bile değildi! Gemi, o sırada Bahamalar açıklarında sakin bir eğitim görevindeydi.

    Peki duman, ateş olmayan yerden mi çıktı? Bütün bu hikayeyi kim uydurdu? Araştırmacılar suçluyu buldu: İsim benzerliği ve USS Engstrom (DE-50).

    -Deney ve Gemi Hakkında Gerçekler

    USS Engstrom, o tarihlerde Philadelphia tersanesinde gerçekten de çok gizli ve özel bir işlem görüyordu. Amaç göze (optik) görünmezlik değil, manyetik görünmezlikti. Almanların manyetik mayınları, gemilerin metal gövdesini algılayıp patlıyordu. Donanma buna çare olarak “Degaussing” (Manyetik Giderme) işlemini geliştirdi. Geminin gövdesi devasa elektrik kablolarıyla sarılıyor, yüksek akım veriliyor ve manyetik izi siliniyordu.

    Hikayenin asıl mimarı ise 1950’lerde bu dedikoduları süsleyip astronomlara mektuplar yazan, akıl sağlığı yerinde olmayan Carlos Allende isimli bir eski denizciydi.

    -Kuyuya Taş Atan “Deli”: Carlos Allende Kimdi?

    Peki bütün bu detayları, yeşil sisleri, çığlıkları kim anlattı? Sahneye, pardösüsü, darmadağınık zihni ve rengarenk kalemleriyle, tarihin en gizemli trolllerinden biri çıkıyor: Carlos Miguel Allende. (Gerçek adıyla Carl Allen).

    Olaydan yıllar sonra, 1956’da, dönemin ünlü astronomu ve UFO araştırmacısı Morris K. Jessup, posta kutusunda tuhaf bir mektup buldu. Mektup Pensilvanya’dan geliyordu, “Carlos Allende” imzalıydı ve tam bir delilik ürünüydü.

    Rengarenk Sayıklamalar: Allende mektuplarını tek bir kalemle yazmıyordu. Cümlelerin ortasında kalem değiştiriyor, bazı kelimeleri BÜYÜK HARFLERLE yazıyor, altlarını rengarenk çiziyor ve imla kurallarını katlediyordu.

    “Ben Oradaydım” İddiası: Allende, deneyin yapıldığı gün limanda bulunan SS Andrew Furuseth adlı ticaret gemisinde görevli olduğunu iddia ediyordu. Güverteden USS Eldridge’in yok oluşunu kendi gözleriyle izlediğini, hatta deneyden sonra “havada donup kalan” denizcileri kurtarmak için elini o garip enerji alanına soktuğunu yazıyordu.

    Bardaki Kavga: Allende’nin iddiasına göre, deneyden sağ kurtulan denizciler bir akşam limandaki bir barda kavgaya karışmış ve tam o sırada polisler geldiğinde, adamlar “şişe kapağı gibi” havaya karışıp yok olmuşlardı.

    Olay bununla da kalmadı. Allende, Jessup’ın yazdığı UFO kitabının bir kopyasını ABD Deniz Kuvvetleri Araştırma Ofisi’ne (ONR) gönderdi. Ama kitap normal değildi; kenarlarına notlar alınmıştı. Bu notlar “Bay A”, “Bay B” ve “Jemi” adında, sanki Dünya dışı varlıklarmış gibi konuşan üç farklı kişi tarafından yazılmış gibi görünüyordu. (Tabii ki hepsini el yazısını değiştirerek yazan kişi Allende’ydi). Donanma bu saçma kitabı neden ciddiye aldı bilinmez ama “Varo Edition” adıyla sınırlı sayıda çoğalttı.

    Zavallı astronom Jessup bu gizemi çözmeye çalışırken bunalıma girdi ve intihar etti. Allende ise yıllarca ortadan kayboldu, bazen ortaya çıkıp “Hepsini uydurdum” dedi, sonra “Hayır, gerçekti” dedi. Ama bir şeyi başarmıştı: Tek başına, modern tarihin en büyük komplo teorilerinden birinin fitilini ateşlemişti.

    -Sonuç

    Philadelphia Deneyi; teknik bir terimin (manyetik görünmezlik) cahilce yanlış anlaşılmasıyla başlayan, Carlos Allende gibi hayalperestlerin mektuplarıyla büyüyen, Soğuk Savaş paranoyasıyla beslenen ve Hollywood kurnazlığıyla ölümsüzleşen modern bir mittir.

    Üzgünüm ama kimse duvarların içine sıkışmadı, gemiler ışınlanmadı. Yine de kabul edelim; “gemiyi manyetik mayınlardan korumak için kabloyla sardık” demektense, “boyut değiştiren gemi ve yok olan mürettebat” hikayesini dinlemek çok daha heyecanlı.

    Kaynaklar:

    [ABD Donanma Tarihi Belgelerinde Philadelphia Deneyi]: history.navy.mil

    [Brian Dunning – Detaylı Analiz]: skeptoid.com

  • Gökyüzündeki Çizgiler: Chemtrail

    Gökyüzündeki Çizgiler: Chemtrail

    Bizi Zehirliyorlar Mı?

    Kafanızı kaldırıp gökyüzüne baktığınızda, masmavi boşluğu bıçak gibi kesen o bembeyaz çizgileri mutlaka görmüşsünüzdür. Bazen bir tane, bazen birbirini kesen onlarca çizgi… Kısa süre sonra dağılıp gökyüzünü puslu bir griye çeviriyorlar.

    Yıllardır süregelen o meşhur iddiayı duymuşsunuzdur: “Bunlar normal uçak izi değil, devletlerin üzerimize sıktığı kimyasallar!”

    Peki, bu iddia (Chemtrail) ne kadar doğru? Hükümetler gerçekten nüfusu kontrol etmek, iklimi değiştirmek veya zihinlerimizi etkilemek için ticari uçakları mı kullanıyor? Yoksa lise fizik dersinde öğrendiğimiz basit bir doğa olayı mı söz konusu?

    Gelin, gökyüzündeki bu izlerin arkasındaki sis perdesini aralayalım.

    -Chemtrail Efsanesi Nasıl Doğdu?

    Kelime, İngilizce “Chemical” (Kimyasal) ve “Trail” (İz) kelimelerinin birleşiminden türetildi. Teori aslında sanıldığı kadar eski değil; 1990’ların sonunda, ABD Hava Kuvvetleri’nin hava durumu modifikasyonu üzerine yayınladığı teorik bir raporun yanlış yorumlanmasıyla patlak verdi.

    -İddialar genellikle üç ana başlıkta toplanıyor:

    Nüfus Kontrolü: İnsanları kısırlaştırmak veya hasta etmek.

    İklim Kontrolü (HAARP): Küresel ısınmayı durdurmak veya yapay afetler yaratmak.

    Zihin Kontrolü: Atmosfere alüminyum veya baryum sıkarak kitleleri uyuşturmak.

    Komplo teorisyenlerinin en büyük kanıtı ise şu sorudur: “Eskiden uçak izleri hemen kaybolurdu, şimdikiler neden saatlerce havada asılı kalıp buluta dönüşüyor?”

    -Bilimin Cevabı: Contrail

    Bilim insanları ve havacılık uzmanları bu izlere “Chemtrail” değil, “Contrail” (Condensation Trail / Yoğuşma İzi) adını verir. Ve bunun açıklaması aslında kışın soğuk havada nefes verdiğimizde ağzımızdan çıkan buharla aynıdır.
    Mekanizma çok basittir:

    1-Ticari uçaklar ortalama 10.000 metre (30-40 bin feet) yükseklikten uçar.

    2-Bu yükseklikte hava sıcaklığı -40°C ile -60°C arasındadır.

    3-Uçak motorları, yakıtı yaktığında arkasında aşırı sıcak (yüzlerce derece) bir egzoz gazı ve su buharı bırakır.

    Bu sıcak su buharı, aniden -50 derecelik havayla karşılaşınca şok geçirir ve saniyenin onda biri kadar bir sürede donarak buz kristallerine dönüşür.
    Yani gökyüzünde gördüğünüz o beyaz çizgi, aslında insan yapımı bir buluttur.

    -Neden Bazı İzler Kalıyor, Bazıları Hemen Kayboluyor?

    İnsanların en çok şüphelendiği nokta burasıdır. “Öndeki uçağın izi hemen kayboldu, arkadakinin izi 3 saattir duruyor. Demek ki arkadaki ilaç sıkıyor!”
    Cevap, o anki atmosferin nem oranında saklıdır:

    Kuru Hava: Eğer uçak kuru bir hava kütlesinden geçiyorsa, buz kristalleri hızla süblimleşir (buharlaşır) ve iz birkaç saniye içinde kaybolur.

    Nemli Hava: Eğer uçak zaten neme doymuş bir hava kütlesinden geçiyorsa, oluşan buz kristalleri yok olmaz. Aksine, havadaki diğer nemi de kendine çekerek büyür, genişler ve saatlerce havada asılı kalan yapay “Sirrus” bulutlarına dönüşür.

    Yani iki uçak aynı bölgeden geçse bile, aralarındaki 1000 metrelik yükseklik farkı (farklı nem katmanları) izlerin tamamen farklı görünmesine neden olur.

    -Gerçekte Olan Ne? (Geoengineering)

    Peki devletler havayı hiç mi manipüle etmiyor? Burada bir parantez açmak gerek: Bulut Tohumlama (Cloud Seeding) denen bir teknoloji gerçekten var. Çin’in olimpiyatlar öncesi yağmuru engellemek için, veya Dubai’nin çöl sıcağında yağmur yağdırmak için gümüş iyodür kullandığı biliniyor. Ancak bu işlemler;

    1-Çok alçak irtifada yapılır,

    2-Özel donanımlı küçük uçaklarla yapılır,

    3-Etkisi yereldir.

    Binlerce yolcu uçağının, 10.000 metre yükseklikten (yani stratosfer sınırından), tüm dünyaya gizlice kimyasal yağdırması hem lojistik olarak imkansızdır hem de rüzgarlar nedeniyle hedeflenemez bir yöntemdir.

    -Sonuç: Korku mu, Bilim mi?

    Gökyüzünü bir kafes gibi saran o beyaz çizgiler estetik olarak hoş görünmeyebilir veya “hava kirliliği” yarattığı söylenebilir (ki havacılık sektörü karbon salınımında büyük pay sahibidir). Ancak bu izlerin arkasında sinsi bir plan aramak yerine, atmosfer fiziğine ve meteorolojiye bakmak bize çok daha net ve korkusuz bir cevap sunuyor.

    Gökyüzüne bakmaya devam edin, ama korkuyla değil; bilimle.

    Kaynaklar:

    -[EPA, NASA, FAA ve NOAA Ortak Raporu]: faa.gov

  • Lanetli Sular: Bermuda Şeytan Üçgeni

    Lanetli Sular: Bermuda Şeytan Üçgeni

    Okyanus Ortasındaki Büyük Efsane

    Çocukluğumuzun en büyük gizemlerinden biridir. İsmini en az Cehenneme açıldığı iddia edilen Kola Sondaj Deliği ya da Area 51 kadar sık duymuşuzdur. Televizyonlarda, dergilerde ve kitaplarda hep aynı hikayeyi duyduk: Atlantik Okyanusu’nun ortasında, gemilerin ve uçakların iz bırakmadan kaybolduğu, pusulaların çıldırdığı, zamanın büküldüğü lanetli bir bölge… Bermuda Şeytan Üçgeni.

    Peki, ya size bu hikayenin büyük bir kısmının 1970’lerde çok satmak isteyen yazarların abartması olduğunu söylesem? Ve daha da ilginci, burnumuzun dibindeki Karadeniz’in, istatistiksel olarak Bermuda’dan çok daha tehlikeli olduğunu?

    Gelin önce efsanenin kökenine inelim, ardından soğuk gerçeklerle yüzleşelim.

    -Efsane Nasıl Doğdu?

    Bermuda Şeytan Üçgeni (Miami, Porto Riko ve Bermuda adaları arasındaki alan), aslında Kristof Kolomb’un günlüklerine kadar uzanan hikayelerle beslenir. Kolomb, bu bölgede gökyüzünde tuhaf ışıklar gördüğünü ve pusulasının saptığını yazar. Ancak modern “gizem” 20. yüzyılda patlak verdi.

    -Flight 19 Olayı (1945):

    Bu olay efsanenin en büyük yapı taşıdır. ABD Donanması’na ait 5 bombardıman uçağı eğitim uçuşu sırasında kayboldu. Onları aramaya giden kurtarma uçağı da geri dönmedi. Peki bu olay anlatıldığı kadar gizemli mi?

    Flight 19 olayının (1945’te kaybolan 5 bombardıman uçağı) havacılık uzmanları ve tarihçiler tarafından kabul edilen çok mantıklı, trajik bir açıklaması var.

    -Gizemin Ardındaki Gerçekler

    Bu olayın “gizemli” olarak etiketlenmesinin temel sebebi, o dönemde yaşanan telsiz konuşmalarının bağlamından koparılması ve olayın başındaki pilotun (Teğmen Charles Taylor) o anki zihinsel durumunun göz ardı edilmesidir.

    -Tecrübeli Ama “Kaybolmaya Meyilli” Bir Lider

    Filo komutanı Teğmen Charles Taylor tecrübeli bir pilottu ancak “yön duygusunu kaybetme” konusunda kötü bir sicili vardı.

    İkinci Dünya Savaşı sırasında Pasifik cephesinde görev yaparken iki kez denizin ortasında kaybolmuş ve uçaklarını suya indirmek zorunda kalarak kurtarılmıştı. Flight 19 olayında da aynısı oldu.

    -Kritik Hata: “Adaları Karıştırdı”

    Olay günü filo, Florida’dan havalanıp doğuya (Bahamalar’a doğru) uçtu. Ancak dönüş yolunda Taylor pusulasının bozulduğunu sandı. Muhtemelen bozuk değildi, o sadece gördüğü manzarayı kafasındaki haritaya uyduramıyordu.

    Taylor’ın Yanılgısı: Taylor, Bahamalar üzerindeyken aşağıda gördüğü adaları, Florida’nın güneyindeki Florida Keys adaları sandı.

    Yanlış Karar: Kendini Florida Keys’te sandığı için, “Eğer kuzeye uçarsam Florida ana karasına varırım” diye düşündü.

    Acı Gerçek: Aslında Bahamalar’daydı (yani Florida’nın zaten doğusundaydı). Kuzeye ve doğuya uçarak okyanusun daha da derinlerine, açıklara doğru sürüklendi.

    -Diğer Pilotlar Doğruyu Biliyordu

    Telsiz kayıtlarına göre, filodaki daha genç ve tecrübesiz pilotlar nerede olduklarını anlamışlardı. Aralarında “Batıya uçarsak eve döneriz” dedikleri kayıtlara geçti. Ancak askeri disiplin gereği liderlerini takip etmek zorundaydılar. Taylor onları yanlış yöne, fırtınanın içine ve okyanusun ortasına sürükledi.

    -Hava Durumu ve Yakıt

    Olay başladığında hava güzeldi ancak akşam saatlerinde şiddetli bir fırtına koptu. Dalgalar yükseldi ve görüş mesafesi düştü. Yakıtları bittiğinde, 5 uçağın da (donanma prosedürü gereği) aynı anda suya inmesi gerekiyordu. Gece karanlığında, dev dalgaların arasına inmeye çalışan ağır bombardıman uçakları muhtemelen suya çarptığı an parçalandı ve battı.

    -Kurtarma Uçağına Ne Oldu?

    Olayı daha da gizemli kılan şey, onları aramaya giden PBM Mariner uçağının da kaybolmasıydı. Ancak bunun da açıklaması çok basit:

    PBM Mariner uçakları “uçan benzin depoları” olarak bilinirdi ve yakıt sızıntısı yapmaya çok meyilliydiler.

    Bölgedeki bir gemi (SS Gaines Mills):

    Tam o saatlerde gökyüzünde büyük bir patlama gördüğünü rapor etti. Yani arama uçağı Bermuda Üçgeni yüzünden değil, teknik bir arıza sonucu havada infilak ettiği için düştü.

    Özetle: Flight 19 bir “doğaüstü olay” değil; inatçı bir liderin yönünü şaşırması, askeri hiyerarşinin diğer pilotları ölüme sürüklemesi ve kötü hava koşullarının birleştiği trajik bir insan hatasıdır.
    Yıllar içinde efsane daha da dillendirildi.

    İsim Babası (1964): Vincent Gaddis adlı bir yazar, bir dergi makalesinde ilk kez “Bermuda Şeytan Üçgeni” tabirini kullandı.

    Popüler Kültür Patlaması (1974): Charles Berlitz’in yazdığı The Bermuda Triangle kitabı milyonlarca sattı. Berlitz, doğal kazaları uzaylılara, Atlantis’e ve manyetik anomalilere bağlayarak efsaneyi ölümsüzleştirdi.

    -Bilimin ve İstatistiklerin Söyledikleri

    Yıllar geçtikçe oşinograflar, meteorologlar ve sigorta şirketleri olaya el attı. Ortaya çıkan gerçekler, efsanenin büyüsünü bozacak nitelikteydi:

    Gulf Stream Akıntısı: Bu bölge, okyanusun içinden akan dev bir nehir gibidir. Bu akıntı çok güçlüdür ve kaza yapan bir uçağın veya batan bir geminin enkazını saatler içinde kaza yerinden kilometrelerce uzağa taşıyabilir. “İz bırakmadan kaybolma” vakalarının sebebi genelde budur.

    Hava Durumu: Burası kasırgaların ve ani fırtınaların ana yoludur.
    Metan Gazı Teorisi: Okyanus tabanındaki metan hidrat yataklarının aniden gaz salarak suyun yoğunluğunu düşürdüğü ve gemilerin yüzme kabiliyetini yitirip aniden battığı teorisi bilimsel olarak mantıklıdır ancak her kazayı açıklamaz.

    Kritik Bilgi: Dünyanın en büyük sigorta şirketi olan Lloyd’s of London, Bermuda Üçgeni’nden geçen gemilerden ekstra prim talep etmez. Çünkü istatistiklerine göre bu bölgedeki kaza oranı, Dünya’nın diğer yoğun bölgelerinden farklı değildir.

    -Efsanenin Ardındaki Gerçekler

    Gelelim meselenin en can alıcı noktasına. İnsanlar genellikle gemilerin korktukları için buradan geçmediğini sanır. Oysa gerçek şudur: Bermuda Şeytan Üçgeni Dünya’nın en yoğun deniz trafiğine sahip bölgelerinden biridir. Her gün onlarca kruvaziyer, kargo gemisi ve uçak buradan sorunsuzca geçer. Eğer bir gemi buradan geçmiyorsa, sebebi efsanevi korkular değil, sadece rotasının üzerinde olmamasıdır.

    Ancak, “tehlikeli bölge” arıyorsak çok uzaklara gitmemize gerek yok. İstatistiklere ve son 100 yıla baktığımızda şaşırtıcı bir tabloyla karşılaşıyoruz: Karadeniz.

    Karadeniz; ani patlayan fırtınaları, zorlu boğaz girişleri ve yoğun trafiği ile denizciler için gerçek bir kabustur. Bermuda Üçgeni devasa bir okyanus alanıdır. Karadeniz ise kapalı ve çok daha küçük bir havzadır.

    Buna rağmen, alanın büyüklüğüne oranla gerçekleşen kaza sayılarına bakıldığında, Karadeniz’deki gemi kazaları ve kayıpları son 100 yılda inanılmaz boyutlardadır. Eğer haritada lanetli bir geometrik şekil çizeceksek buna Bermuda Üçgeni değil, Karadeniz Beşgeni demek çok daha doğru olur.

    -Sonuç

    Bermuda Şeytan Üçgeni, insan zihninin bilinmeze duyduğu merakın ve desen arama isteğinin bir ürünüdür. Gerçek tehlike ise efsanelerde değil, doğanın sert koşullarında saklıdır.

    Kaynaklar:

    -[ABD Resmi Kurumunun (NOAA) Açıklaması]: oceanservice.noaa.gov

    -[Flight 19 Resmi Kaydı]: history.navy.mil

    -[Allianz Denizcilik Güvenliği Raporu]: agcs.allianz.com

  • Cehennem’e Açılan Kapı: Kola Sondaj Deliği

    Cehennem’e Açılan Kapı: Kola Sondaj Deliği

    Efsanelerin Temeli

    Hayatımızın bir noktasında hepimizin karşısına çıkan bir hikaye var. YouTuber’lar bu konu üzerine onlarca video yaptı ve milyonlarca izlendiler. Sovyetlerin kazdığı 12.000 metre derinliğindeki Kola Sondaj Deliği ve Cehennem’den geldiği iddia edilen çığlık sesleri.

    Anlatılan hikayeye göre Soğuk Savaş döneminde SSCB, Dünya’nın derinliklerine inme yarışı sırasında Kola Derin Sondajı adını alacak olan bir sondaj projesi başlatmıştı. Sıcaklığın bir anda yükseldiğini ve kazdıkları bu sondaj deliğinden çığlık sesleri geldiğini fark etmeleri üzerine deliğe sıcaklığa dayanıklı bir mikrofon sarkıtıp o korkunç çığlık seslerini kaydettiler. (Yazının devamında ses mevcut)

    -Neden Bu Kadar Derine Kazdılar?

    ABD ve SSCB arasında bilimsel, askeri, kültürel ve teknolojik her alanda yarışın olduğu Soğuk Savaş döneminde devletler yalnızca uzaya çıkmak ve en güçlü nükleer silahı geliştirmek için yarışmıyordu. Aynı zamanda Dünya’nın en derin çukurunu açmak ve yerin altını yani gezegenimizin geçmişini keşfetmek için de çalışıyorlardı. Yer kabuğunun katmanlarında gittikçe derine inmek demek aynı zamanda tarihte de geçmişe gitmek ve Dünya tarihi hakkında daha fazla şey öğrenmek anlamına geliyordu.

    Dünya’nın derinliklerine doğru yapılan bu yarışı 1960 yılında “MOHOLE” adlı proje ile ABD başlatmıştı.

    Bu projeden yaklaşık 10 yıl sonra SSCB de bir proje başlatmış ve Dünya’nın derinliklerini keşfetmeye karar vermişti. Cehenneme inen delik de bu proje sonucunda oluştu. SSCB, ABD’nin yarıda bıraktığı bu işi tamamlamak istiyordu. Amaçları daha önce inilmediği kadar derine inmek ve yeni şeyler keşfetmekti. Bekledikleri şey eşi benzeri görülmemiş, değerli mineraller ve madenler bulmaktı ancak karşılaştıkları şey hepimizin duyduğu o korkunç sesler olmuştu.

    -Kola Sondaj Projesi Detayları

    SSCB bu proje için ülkenin en iyi jeologlarından Dr. Dmitri Azzacov ve ekibini görevlendirmişti.

    Dr. Azacov, ekibi ile beraber Sibirya’ya yerleştirildi. Bu iş için devasa bir sondaj makinesi inşa ettiler. Kazı alanının yakınlarına da seyyar bir laboratuvar kurdular ve kazı işlemine başladılar. Bu sayede sondaj makinesi derinlere indikçe çıkardıkları toprak, kaya parçaları, mineraller ve madenler yani kısaca numuneleri de rahat bir şekilde seyyar laboratuvarlarda işleniyor ve notlar alınıyordu.

    Yıllar süren bu çalışmanın ardından kazı 12 km derinliğe kadar ulaştı ancak daha ileriye gidemiyorlardı çünkü sondaj makinesi 12.226 metreye vardığında boşa dönmeye başlamıştı. Sanki kırılacak ya da delinecek hiçbir şey kalmamış ve Dünya’nın merkezine varmışlardı. Bu noktada sondaj makinesini dikkatlice çıkardılar. Makineyi çıkardıklarında matkap ucunun eriyerek parçalandığını fark ettiler. Ardından açılan çukur ile ilgili incelemelerine başladılar. İşte işler bu noktada garipleşmeye başladı.

    Önce sıcaklığı ölçmek istediler. İlk şaşkınlığı burada yaşadılar çünkü sıcaklıklar 1200 dereceyi gösteriyordu. Başta gözlerine inanamadılar çünkü bekledikleri değer çok daha düşük bir sıcaklık olmasıydı. Bu yüzden ölçümleri farklı cihazlarla tekrar yaptılar ancak farklı cihazlarla yaptıkları ölçümler de aynı değeri, 1200 dereceyi gösteriyordu.

    Buna şaşıran Dr. Dimirti Azzakov, sıcaklıktan dolayı erimiş kayaların oluşturduğu basıncın ve gerginliğin sesini kaydetmek için ısıya dayanıklı bir tür mikrofonu delikten aşağı sarkıtılması talimatını verdi. Ses kayıtlarını dinlediklerinde ise dehşete kapıldılar çünkü bekledikleri ses olan basınç ve gerginliğin sesini değil acı içinde çığlıklar atan insanların sesini kaydetmişlerdi.

    (Yüksek ve ürkütücü ses, kolay korkan biriyseniz dinlememenizi öneririm)

    -SSCB Projeye Müdahale Etti

    Ateist bir rejim ile yürütülen SSCB’de cehennemin ses kayıtlarının yayınlanması bir infial yaratacağı için apar topar bütün projeyi durdurdular. Proje alanını ordu ablukaya aldı. Kimse ne dışarı çıkabiliyor ne de içeri girebiliyordu. Kazı ekibindeki bütün bilim insanlarına yakın dönem hafızalarını silen sedatif (sakinleştirici) maddeler verildi. Kayıtlar ise saklandı.

    Üstü kapatılmak istenen bu hikaye 1990’lı yıllarda tekrardan ortaya çıktı. SSCB’nin dağılmasının ardından Cehennem’in ses kayıtları kamuya sunuldu. En azından efsane böyle. Aslında hikayenin gerçeği çok daha farklı.

    Kola Derin Sondajı Hakkındaki Gerçekler?

    -En Baştan Başlayalım

    Öncelikle fark etmişsinizdir, Dr. Dmitri Azzacov adını yazı boyunca her seferinde farklı yazdım. Bu bir hata değildi çünkü gerçekte Dr. Dmitri Azzacov diye biri hiç yaşamadı. Dokuz Eylül Üniversitesi tarafından yayınlanan yazıdaki Dr. Azzacov bile aslında Yeni Zelandalı bir rafting sporcusu.

    Peki bu hikayenin çıkış noktası ne?

    -Bir Efsanenin Doğuşu

    Hikayenin temelleri aslında 1960’lı yıllara değil 1990’lı yıllara dayanıyor. Bu hikayenin popülerleşmesi Dünya’nın en büyük dini televizyon ağı olan ABD’deki Hristiyan yayın ağı TBN’e (Trinity Broadcasting Network) dayanıyor.

    1990’lı yıllarda yaptıkları bir televizyon programı sırasında bu hikayeden bahsettiler. Ancak hikaye dini yayınlar yapan bir kuruluşun yaydığı bir efsaneden ibaret değil. Bir de bu efsanenin nasıl ortaya çıktığı var.

    Bu efsanenin kaynağı Fince yazılmış bir makale ve 1989’da Finlandiya’da yayınlanan yerel bir gazeteydi. Bu gazete büyük okuyucu kitlesine sahip bir gazete değildi. Pentikostal Hristiyanların çıkardığı küçük bir bültendi. Bütün bu hikaye ise Ammennusatia isimli bu bültenin okuyucularının yazmalarına izin verdikleri bir bölümüne yaşlı bir Hristiyan tarafından yazılmıştı.

    Åge Rendalen isimli bir öğretmen, ABD’deki ünlü Hristiyan yayın kuruluşu TBN’in (Trinity Broadcasting Network) bu saçma Finlandiya haberini “büyük bir mucize” gibi yayınladığını görünce şoke oldu. Amerikalıların ne kadar saf olduğunu ve kaynak kontrolü yapmadan her şeye inandıklarını kanıtlamak için onlara sahte bir mektup yazdı.

    Rendalen, mektubunda kendisini “Norveç Adalet Bakanlığı Özel Danışmanı” gibi tanıttı (yalandı). Hikayeyi doğrulamakla kalmadı, içine “Delikten yarasa kanatlı bir yaratık çıktı ve gökyüzüne uçtu” gibi daha da saçma detaylar ekledi.

    TBN kanalı bu yalanları hiç sorgulamadan “Bakın, kanıtlandı!” diye yayınladı. Rendalen daha sonra bir Norveç gazetesine çıkarak “Hepsini ben uydurdum, Amerikalıların ne kadar kolay kandırıldığını test etmek istedim” diyerek itiraf etti.

    -Cehennemden Gelen Çığlıklar

    İnternette dolaşan o meşhur “çığlık sesleri” ise 1972 yapımı “Baron Blood” (Mario Bava’nın filmi) adlı korku filminden alınan ses efektlerinin loop’a alınmış (tekrarlanan) halidir. Yani ses bile sondajdan değil, bir film stüdyosundandır.

    Peki hikayeye göre projeyi yürüten Dr. Dmitri Azzacov bile yalansa SSCB gerçekten de 12.226 metreye kadar kazmış mıydı? Cevap kısaca evet. Şimdi gelelim işin bilim ve gerçek kısmına.

    -Gerçekte Kola Derin Sondajı Nedir?

    Öncelikle deneyin yapıldığı konum bilgisini düzeltmeliyiz. Genellikle “The Well to Hell in Siberia” başlıkları atılır. Çünkü Batılılar özellikle de Amerikalılar için “Sibirya” kelimesi, “uzak, soğuk ve gizemli Rusya” demektir ve kulağa daha korkutucu geliyor. Coğrafi bilgi ise umurlarında değildi. Gerçekte ise proje Rusya’nın en kuzeybatısında (Finlandiya ve Norveç sınırında) bulunan Murmansk Oblastı’nda bulunan Kola Yarımadası’nda yapılmıştır. Sibirya ise Rusya’nın doğusundaki o devasa alandır. Aralarındaki mesafe yaklaşık 3000-4000 km kadardır.

    Projeyi yürüten kişinin ismi ise Dr. Dmitri Azzacov değil gerçek ve ünlü jeolog David Guberman’dır. SSCB, 24 Mayıs 1970 tarihinde başlattıkları Kola Derin Sondajı projesi ile 1983 yılında 12.000 metre derinliğe kadar inmeyi başardı ancak bu derinlikten herhangi bir ses kaydı almadılar.

    Bu derinlikte çalışmalarını sonlandırmak zorunda kaldılar çünkü basınç atmosfer basıncının 4.000 katıydı, sıcaklık ise 180 dereceye kadar çıkmıştı. Bu, o derinlik için beklenenden çok daha sıcaktı. Bu korkunç sıcaklık ve basınç değerlerinde kayalar “plastik” gibi davranmaya başlamıştı. Buna rağmen kazı zaman zaman devam etti.

    2005 yılına geldiğimizde ise final noktasına ulaşıldı. Dünya rekoru kırıldı ve bütçe sorunları nedeniyle kazı durduruldu. Çalışma sonlandırıldığında ise Ruslar 12.262 metre kadar derine ulaşmayı başarmışlardı. Tahmin edebileceğiniz üzere hiçbir ses ortaya çıkmadı. Cehenneme ulaşılamamıştı.

    -Bu Hikaye Nasıl Bu Kadar Popüler Oldu?

    Günümüzde Dünya’nın büyük bir kısmı ki buna bu efsaneyi ortaya atan yaşlı Hristiyan Fin de dahil semavi dinlere inanmakta. Semavi dinlerde yaratım, öteki Dünya ve yaratıcı; “sema” yani gökyüzü ile ilişkilendirilir. Cennet ve Cehennem, Dünya’nın altında veya üstünde değil semada yani göklerde bir yerdedir. Buradaki gökler terimi yukarısı olan değil üst bir boyut anlamındadır.

    Cehennem’in yeraltında olması daha çok pagan dinlere özgüdür. Türk Paganizmi, Yunan Paganizmi ve de en ünlülerinden Norse yani İskandinav Paganizmi. Artık inanç bakımından temelleri bile farklı olan inanışlara geçen halklarda, Paganizm kültürel izler bırakmıştır. Türklerin nazar değmesin diye tahtaya vurması ve daha bir çok kültürel eylem de Paganlık zamanlarından kalan bir gelenektir. Belki de bu yüzdendir ki yaşlı bir adamın yazdığı bu hikaye önce Finlandiya’da sonrasında da ABD’de ve Dünya’da bu kadar popüler olmuştur.

    Kaynaklar:

    -[Kola Sondaj Deliği ile İlgili İzlemenizi Önereceğimiz Videolar]:

    -[Kola Derin Sondajı Hakkında Bilimsel Gerçekler] www.scientificamerican.com

    -[Kola Derin Sondajı Tarihçesi] www.atlasobscura.com

    -[Åge Rendalen Hikayesi] www.skeptoid.com

  • Komplo Teorilerinin Sıfır Noktası: Roswell Olayı

    Komplo Teorilerinin Sıfır Noktası: Roswell Olayı

    Sıradan Bir Gece

    Tarih 1947, yer New Mexico’nun ıssız bir kasabası olan Roswell. Sıradan bir günün gecesinde yaşanacak gizemli bir olay Dünya tarihinde bir dönüm noktası olacaktı. Bu gece yaşananlar onlarca yıl boyunca insanların aralarında konuşacağı, yüzlerce filmin teması olacak bir efsaneyi ve yüz binlerce insanın inandığı komplo teorilerinin başlangıcıydı. Bu sıradan gecede gizemli bir cisim yüksek miktarda ışık ve gürültü saçarak yere çakılacak ancak bu kazanın yankıları onlarca yıl boyunca duyulmaya devam edecekti. Bu sıradan gece insanların aklında Roswell Olayı olarak kalacaktı.

    Sabahın ilk ışıklarında ABD ordusu bölgeye ulaşmıştı. Yapılan ilk açıklama tanımlanamayan bir cismin düştüğü oldu. Ancak ilerleyen zamanlarda ABD ordusu bu açıklamayı reddetti ve bölgeye bir meteoroloji balonunun düştüğünü iddia etti.

    Enkazın bulunduğu yere siviller ve medya sokulmadı. ABD ordusu burada ne var ne yoksa topladı ve bilinmeyen bir yere götürdü. İnsanlara göre enkazın götürüldüğü yer de kısa zaman sonra başka bir komplo teorisi olacak olan Area 51 idi. Enkaz hakkındaki yayınlanan tek resmi fotoğraf ise enkazı ilk inceleyen istihbarat subayı Binbaşı Jesse Marcel’in, General Ramey’nin ofisinde, resmi olarak “hava balonu” olduğu söylenen enkaz parçalarıyla poz verdiği fotoğraf oldu.

    Ancak Yerel ordu üssü, Roswell Daily Record gazetesine resmi bir basın bülteni geçti: “RAAF (Roswell Ordu Hava Üssü) Bölgede Bir Uçan Daire Ele Geçirdi.” bu açıklama ipin koptuğu noktaydı.

    Bu, bir ordunun “UFO bulduk” dediği ilk ve son andı. Çünkü tam 24 saat sonra her şey değişti. Ordu, bir yanlış anlaşılmanın olduğunu ve bulunan şeyin bir sıcak hava balonu olduğunu açıkladı. Ancak bu açıklama için artık çok geçti, insanlar bir kere akıllarını başlarından alan o haberi okumuşlardı.

    İşte 70 küsur yıldır bitmeyen, filmlere konu olan ve “Area 51” efsanesini doğuran o büyük tartışmanın fitili tam o gün ateşlendi. Peki, Roswell’e o gün gerçekten ne düştü?

    -“Uçan Daire”den “Hava Balonu”na 24 Saatlik U-Dönüşü

    Bu hikayedeki kilit adam, enkazı ilk inceleyen istihbarat subayı Binbaşı Jesse Marcel. Marcel, enkazı gördüğünde basına “Bu Dünya’ya ait bir şeye benzemiyor” demişti. Araziden topladığı parçaların kağıt kadar ince ama inanılmaz sağlam olduğunu, bükülüp eski haline döndüğünü (hafızalı metal gibi) anlattı.

    Ancak ordu manşeti görünce panikledi. Hemen üst düzey bir komutan olan General Roger Ramey devreye girdi.

    Ertesi gün, Binbaşı Marcel bu kez Teksas’taki bir basın odasındaydı. Önüne farklı olduğu iddia edilen enkaz parçaları (bariz bir şekilde balon ve radar reflektörü parçaları) kondu ve “İşte bulduğumuz şey bu” pozu verdirildi.

    Komplo teorisyenlerinin takıldığı yer tam burası: Neden koskoca bir istihbarat subayı, basit bir meteoroloji balonunu “Dünya dışı” bir enkazla karıştırsın?

    Olay 30 yıl boyunca bu “hava balonu” açıklamasıyla küllendi. Ta ki 1970’lerin sonunda Binbaşı Marcel emekli olup konuşana kadar…

    Marcel, “O gün basına gösterdiğimiz parçalar gerçek enkaz değildi. Bize yalan söylettiler. Gördüğüm şeyin ne olduğunu bilmiyorum ama bizim teknolojimiz değildi,” diyerek bombanın pimini çekti ve masanın üzerine bırakarak odadan çıktı.

    -Masadaki Üç Ana Teori: Hangisi Daha Mantıklı?

    Peki, ordu neden yalan söyledi? Neyi saklıyorlardı? İşte masadaki üç ana senaryo:

    ~Teori 1: Resmi Açıklama – Project Mogul

    En sıkıcı ama “resmi” olanla başlayalım. Ordu, 1990’larda kamuoyu baskısı artınca 1947’deki “hava balonu” açıklamasını güncelledi:

    İlk yapılan meteoroloji balonu açıklamasının yalan olduğunu kabul ettiler. O balonun sıradan bir meteoroloji balonu olmadığını, adı Project Mogul olan çok gizli bir askeri casus balon olduğunu açıkladılar.

    Project Mogul, Sovyetler Birliği’nin nükleer denemelerini atmosferin üst katmanlarından tespit etmeye çalışan bir projeydi. Bu, enkazın neden “garip” göründüğünü (radar reflektörleri, folyolar) ve ordunun neden apar topar olayı örtbas ettiğini açıklıyordu. Sonuçta henüz Soğuk Savaş’ın başlarındaydılar ve gizli bir casusluk projesinin ifşa olmasını istemediler.

    Mantıklı mı? Evet, fazlasıyla.

    ~Teori 2: Klasik Anlatı – UFO ve Tersine Mühendislik

    Bu, yıllardır filmlerden ve popüler kültürden bildiğimiz hikaye. Düşen şey gerçekten de Dünya dışı bir araçtı.

    Bu teoriye göre, ordu sadece enkazı değil, “uzaylı mürettebatın cesetlerini” de topladı. (kasabadaki cenaze levazımatçısının “küçük çocuk boyutunda tabutlar” sorulduğuna dair tanıklığı gibi iddialar mevcut).

    Her şey toplandı, Ohio’daki Wright-Patterson Üssü’ne ve oradan da efsanevi Area 51‘e götürüldü. ABD’nin o günden sonraki tüm teknolojik atılımlarının (stealth uçaklar, fiber optik vb.) bu enkazdan yapılan “tersine mühendislik” sayesinde olduğuna inanılır.

    Mantıklı mı? Kulağa bilimkurgu gibi gelse de, Binbaşı Marcel gibi üst düzey tanıkların “bizim değildi” ısrarı bu teoriyi hep canlı tuttu.

    ~Teori 3: En Mantıklı Komplo mu? – Gizli “Uçan Kanat” (YB-49)

    Gelelim en gerçekçi olan komplo teorisine. Örtbas edilen şeyin düşen bir UFO değil de henüz yeni geliştirilmeye başlanmış olan ve günümüzde sıkça adını duyduğumuz B-2 Spirit hayalet bombardıman uçağının atası olan 52 metre kanat açıklığına sahip YB-49 olması.

    Unutmayın, yıl 1947. ABD, Soğuk Savaş için harıl harıl yeni silahlar geliştiriyor. O dönem testleri yapılan çok gizli bir proje vardı: Northrop YB-49 “Uçan Kanat”.

    Bu uçak, modern B-2 (Hayalet Bombardıman Uçağı) uçağının atası. Radikal, bumerang benzeri bir tasarımdı ve 1947’de bunu gören herhangi biri (Binbaşı Marcel dahil) muhtemelen “Dünya dışı bir teknoloji” sanardı.

    Şimdi düşünün: En yeni, en devrimci, son teknoloji prototip uçağınız New Mexico’da bir çiftliğe çakılıyor. En büyük düşmanınız Sovyetler Birliği’nin bu teknolojiden haberdar olmasını ister misiniz? Asla.

    Bu durumda ordunun iki seçeneği vardı:

    “Gizli uçağımız düştü” demek
    “Hava balonu düştü” demek

    Halkın “UFO düştü” demesine izin vermek, “gizli prototipimiz düştü” demekten çok daha tercih edilebilirdi. Bu teori, hem Jesse Marcel’in enkazı neden tanıyamadığını (çünkü cüretkar bir prototipti) hem de ordunun neden bu kadar şiddetli bir örtbas yaptığını mükemmel açıklıyor.

    -Sonuç: Roswell’in Mirası

    Roswell’e o gün ne düşmüş olursa olsun; ister casus balonu, ister gizli uçak, isterse de “ziyaretçiler” bir gerçek değişmiyor:

    Roswell’in mirası, enkazın kendisinden çok, ordunun 24 saat içinde attığı o U dönüşü ve “resmi” yalan üzerine kurulu. O gün, “hükümet bizden bir şeyler saklıyor” fikri milyonlarca insanın zihnine kazındı ve Roswell Kazası, tüm komplo teorilerinin “Sıfır Noktası” haline geldi.

    Peki, siz hangi taraftasınız?

    1. Resmi açıklama: Gizli bir casus balon (Project Mogul).
    2. Mantıklı komplo: Gizli bir askeri uçak (YB-49).
    3. Klasik komplo: Gerçek bir UFO.

  • Amerika’nın Kara Kutusu:  Area 51

    Amerika’nın Kara Kutusu: Area 51

    Herkesin Bildiği Gizli Bölge

    Nevada Çölü’nün ortasında, Dünya’nın en büyük iki askeri üssünün arasında Area 51 (51. Bölge) adı verilen Dünya’nın en gizemli askeri üssü bulunuyor. Bu üssün varlığını ABD hükümeti yıllar boyunca reddetti. Peki ABD hükümeti bu üssün varlığını neden reddetti ve bu üste neler yapıldı? Ve daha ilgi çekici olan kısmı ise bu üste neler olduğu iddia ediliyor?

    -Area 51 Efsanesi Nasıl Ortaya Çıktı

    Hikayenin başlangıç noktasına gitmemiz için 1947 yılına ABD’nin ücra bir noktasında yer alan Roswell Kasabası’na gitmemiz gerekiyor. Sıradan bir günün gecesinde yaşanacak gizemli bir olay Dünya tarihinin en gizemli yerlerinden birinin efsanesini başlatacaktı. Bu sıradan gecede gizemli bir cisim yüksek miktarda gürültü ve ışık saçarak yere çakıldı. Sabahın ilk ışıklarında ABD ordusu bölgeye ulaşmıştı. Enkazı ilk inceleyen kişi istihbarat subayı Binbaşı Jesse Marcel oldu. Marcel, enkazı gördüğünde basına “Bu Dünya’ya ait bir şeye benzemiyor” demişti. Ancak ilerleyen zamanlarda ABD ordusu bu açıklamayı reddetti ve bölgeye bir meteoroloji balonunun düştüğünü iddia etti. Bu gece yaşananlar tarihe Roswell Olayı olarak geçti.

    Enkazın bulunduğu yere siviller ve medya sokulmadı. ABD ordusu burada ne var ne yoksa topladı ve bilinmeyen bir yere götürdü. 51. Bölge ise bu kalıntıların götürüldüğü yer olarak iddia ediliyor. Aslında 51. Bölgenin 1955 yılında kurulduğu iddia ediliyor çünkü 1957 yılında SSCB bölgenin uydu fotoğraflarını çekmiş ve bütün Dünya’ya “İşte ABD’nin gizli üssü” diyerek servis etmişlerdi. Buna rağmen ABD hükümeti 51. Bölge’nin varlığını en baştan beri reddediyor ve hala reddetmeye devam ediyor. Peki Nevada’nın en büyük şehri olan Las Vegas şehrine 100 mil yani yaklaşık 156 km mesafede bulunan bu üssün gerçek var oluş sebebi nedir?

    -51. Bölge Kuruluşu

    Popüler kültür veya bilim-kurguya ilgili iseniz hayatınızın bir noktasında 51. Bölge adını ve hakkında anlatılan komplo teorilerini duymuşsunuzdur. İddialara göre 51. Bölge, ABD hükümetinin bir şekilde elde ettiği uzaylı teknolojilerini depoladığı, tersine mühendislik ile anlamak, araştırmak ve geliştirmek için kurulmuştur. Yine iddialara göre ABD hükümeti bugün sahip olduğu birçok üstün teknolojiyi uzaylılardan elde ettikleri teknolojiler sayesinde üretti. Bunlar içerisinde mikroçipler, bilgisayarlar, lazer silahları, uydular, gelişmiş optik sistemleri, hatta hayalet uçakların yapılmasını sağlayan bile uzaylı teknolojisiydi ve ABD bu teknolojileri kendi çıkarları için kullanarak Dünya üzerinde ki hakimiyetini arttırmaya devam etti.

    Bir başka iddia daha var ancak bu iddia çok daha uçuk. Bu iddiaya göre 51. Bölge aslında bir tür yıldızlararası hava alanı, uzay merkezi gibi bir yer. Dünya’yı düzenli olarak ziyaret eden yıldızlararsı medeniyetler; Greyler, Reptilianlar, Klingonlular, Vulcanlılar, Cylonlar gibi medeniyetlerin düzenli olarak geldikleri, konakladıkları ve transit geçiş yapmak için kullandıkları bir bölge. Bir tür intergalaktik birleşmiş medeniyetler serbest geçiş bölgesi gibi düşünülebilir. Yani aslında tam anlamı ile bir Man in Black senaryosu.

    -Resmi Açıklama

    2014 yılında ABD hükümeti, halk tarafından 51. Bölge olarak bilinen bu gizli üssün aslında U-2 casus uçakları için kullanılan özel bir tesis olduğunu açıkladı. Fakat internette yapabileceğiniz araştırmalarda iş U-2 casus uçaklarından biraz daha ileri gidiyor. Öteye gidiyor derken eğer uzaylılardan bahsedeceğimizi düşünüyorsanız hevesinizi kırmak istemem ancak olayın uzaylılar ile uzaktan yakından alakası yok.

    -51. Bölge’nin Gerçek Sırrı

    Burada olanlar uluslararası askeri hukuku eğip büken ve sınırlarını aşan şeyler. Konu endüstri casusluğu ile ilgili. Nevada’daki bu büyük askeri tesis aynı zamanda ABD hükümetinin yeni ve gizli askeri projelerini test ettiği bir alan. Bugün gördüğümüz üst seviye teknoloji kullanan hayalet uçaklar ya da diğer askeri teknolojilerin ilk prototipleri, örnekleri, başarılı veya başarısız versiyonları ilk olarak burada test edildi. U-2 casus uçağı, B-1 ve B-2 bombardıman uçakları, F-117’ler, F-22’ler, SR-71 Blackbird, RAH-66 Comanche gibi askeri platformlar ilk testlerini burada yaptı.

    Yani bu bölgenin çok gizli olmasının sebeplerinden biri de çok gizli ve henüz başlangıç seviyesindeki askeri teknolojilerini test ettiği bir alan olması. Bu yüzden bu bölgede gizlilik gerçekten de çok önemli. Bunlar dışında ABD hükümetinin bu bölgeyi bu kadar gizli tutmaya çalışmasının bir sebebi de askeri teknoloji casusluğu.

    -Gerçek Sır: Endüstri Casusluğu

    ABD hükümeti; karaborsa üzerinden, bazı ayrılıkçı gruplar üzerinden, parayla satın aldığı bazı askeri mühendisler ya da subaylar sayesinde düşmanı ya da rakibi olarak gördüğü ülkelere ait bazı teknoloji sistemlerini çalıyor. Bunu tabi ki de asla resmi olarak kabul etmiyorlar ama gayriresmi yollardan özellikle Çinlilere ya da Ruslara ait yüksek teknolojili askeri platformlara ait bilgileri bir şekilde elde ettiği bilinen gerçek. 51. Bölge olarak adlandırılan bu alan ise rakip ya da düşman olarak görülen bu ülkelerden elde edilen silahların test edildikleri, incelendikleri ve onlara karşı bazı önlemlerin geliştirildiği çok kritik bir yer.

    Bu açıdan bakınca 51. Bölge’nin olabildiğince gizli tutulmaya çalışılması gayet mantıklı çünkü burada yapılan şey açık bir şekilde askeri casusluk. Aktif bir savaş durumu olmadığı için de bu endüstri casusluğuna giriyor. Bunlar ülkeler tarafından bilinse de kamuoyuna açık bir şekilde ortaya çıkması demek çok ciddi bir uluslararası krizin ortaya çıkması anlamına geliyor.

    Yani ABD hükümetinin çok büyük iki askeri üssün ortasında rakip devletlerden ele geçirdiği askeri platformları test ettiği ve incelediği bir alanı kamuoyuna açıklaması tabi ki mantıklı bir hareket değil. Gerçeğe en yakın tanımlama bu fakat insanlar gerçeğe değil gerçek olmasını istedikleri şeye inanmayı severler.

    -Komplo Teorileri Hakkında

    Bütün bu gerçekler anlatıldığında komplo teorilerine inananlar bazı sorular sormaya başlıyorlar:

    “Orası çok sıkı korunup gizlenmeye çalışılıyor.” diyorlar.

    Bu gayet mantıklı değil mi? Çünkü orası askeri bir üs

    “Oraya girmeye çalışırsanız askerler peşinize düşüp sizi yakalıyor ve geri gönderiyorlar. Eğer şansınızı daha da zorlarsanız sizi tutukluyorlar hatta vuruyorlar”

    Bu tarz sözler söyleyenler için cevap çok basit: Burası bir askeri üs ve sıradan bir askeri üs de değil son teknolojilerin test edildiği ve casusluk faaliyetlerinin yapıldığı bir askeri üs.

    Bırakın böyle önemli bir askeri üssü ilçenizde bulunan emniyet müdürlüğüne gizlice girmeye çalışırsanız sizce size izin verirler mi? Hiçbir şey olmamış gibi bırakırlar mı? Bir askeri üsse sivillerin rahat bir şekilde girememeleri gayet doğal. Bunun garip bir yanı yok. Bilinen kadarıyla sivillerin rahat bir şekilde girip çıkabildikleri bir askeri üs Dünya’da yok.

    O bölgede gerçekten de devasa bir askeri üs var, bu üssün içinde ekstra güvenlikli başka bir bölge var ama bu alan uzaylılarla etkileşim kurulan değil ileri askeri teknolojilerin test edildiği bir alan.

    -Efsanenin Asıl Amacı: Yenilmez Amerika İmajı

    Peki bu komplo teorisi nasıl bu kadar büyüdü? Bu Amerikan popüler kültürünün ve Hollywood’un Dünya’ya vermek istediği bir algının sonucu. 51. Bölge, Amerikalıların elinde uzaylı teknolojisi olması, 11 Eylül’de kuleleri ABD derin devleti kendi patlattı vs gibi iddialar. Her şeyin aslında ABD’nin bilgisi dahilinde olduğu iddiası. Bu aslında yıllardır yürütülen ve ABD’nin çok başarılı olduğu bir psikolojik savaş. Bu sayede kafamızdaki çok güçlü, yenilmez Amerika fikri pekişiyor. Vietnam’da kaybeden, Ortadoğu bataklığına saplanan, Afganistan’da rezil olan ABD kafamızda yenilmez imajını bu şekilde sürdürüyor.

  • Zenginlerin Gençlik İksiri: Adrenochrome

    Zenginlerin Gençlik İksiri: Adrenochrome

    Adrenochrome Efsanesi:

    Daha önce hepimiz çevremizde yapılan sohbetlerde, zenginlerin genç kalmak için şeytani şeyler yaptığını duymuşuzdur. Bu konuşmalar büyük oranda düzenli kullanılan bir kimyasal maddeden bahseder. Bu maddenin ismi genelde sohbetlerde geçmez ancak adı “Adrenochrome (Adrenokrom)” olan bu madde gerçekten de zenginlerin gençlik iksiri olabilir mi? Ya da daha temelden başlarsak, nedir bu adrenochrome?

    İddialara göre adrenochrome isimli bu kimyasal madde zengin ve güçlü insanların kullandığı çok özel ve gizli bir gençlik iksiri. Bunu kullanan insanların vücutlarında yaşlanma duruyor, organ hasarları azalıyor ve bu insanlar zaman geçtikçe ve bu maddeyi düzenli bir şekilde kullandıkça gittikçe gençleşiyorlar. Hatta iddialara göre bu kimyasal maddenin farklı bir türü de son derece kuvvetli bir uyarıcı (uyuşturucu). O çok zengin ve güçlü insanlar çılgın gece hayatlarına renk katmak için bu maddeye servet harcıyorlar.

    -Adrenochrome Nasıl Elde Ediliyor?

    Hikayenin en ilgi çekici kısmı ise bu maddenin nasıl elde edildiği. İddialara göre adrenochrome adı verilen bu kimyasal maddeyi elde edebilmek için küçük çocuklara ve bebeklere işkence edilmesi gerekiyor. Bu dehşet verici iddiaya göre adrenochrome adı verilen nörokimyasal sadece küçük çocukların beyninde salgılanıyor. Çocukların beyninde bu kimyasalın salgılanması için ise ölüm korkusu ile yüzleşmeleri, acı çektirilmeleri ve işkence görmeleri gerekiyor.

    Bu kimyasal maddenin tedarik edilmesinden uluslararası insan kaçakçıları sorumlu. İnsan kaçakçıları her yıl binlerce çocuğu sırf bu kimyasal maddeyi elde edebilmek için kaçırıyorlar, onlara korkunç işkenceler yapıyorlar ve işleri bittiğinde ise hepsini öldürüyorlar. İşin en iğrenç yanı ise bu yaşananlar dünyadaki bütün güçlü çevreler tarafından biliniyor fakat müdahale edilmiyor. Bunun sebebi ise çok açık. Bu kimyasalı zaten Dünya’yı yöneten elit tabaka kullanıyor.

    Adrenochrome kullanıcıları arasında film yıldızları, sporcular, sanatçılar, politikacılar ve milyarder iş adamları yer alıyor.

    Hepsi de bu kimyasalın nasıl elde edildiğini biliyor. Hepsi daha genç gözükmek ve daha sağlıklı olabilmek için bu iğrençliğe göz yumuyor hatta destekliyorlar. Zengin ve elitlerin gençlik iksiri olarak tanınan adrenochrome isimli kimyasalın efsanesi bu şekilde. Peki gerçek bu kadar vahşi mi? Gerçekten de adrenochorme yalnızca çocukların işkenceye maruz kalması ile mi elde edilebiliyor? Bu kimyasalı kullanmak gerçekten insana gençlik ve sağlık mı sunuyor? Bu kimyasal madde gerçekten de Dünya’daki en kaliteli ve etkili uyarıcı (uyuşturucu) mu?

    -Adrenochrome Gerçekte Nedir?

    Adrenochrome veya diğer adı ile pembe adrenalin uzun yıllardır bilim çevreleri tarafından bilinen bir kimyasal. İnsan vücudu dahil bütün memeli canlıların vücudunda bu kimyasal üretilebiliyor. Adrenochrome iddia edildiği gibi insan beyninin ya da herhangi bir canlının beyninin salgılayabildiği bir kimyasal madde değil. Böbrek üstü bezlerinin salgıladığı adrenalin üzerinden elde ediliyor. Hatta daha da basite indirgersek adrenochrome dediğimiz kimyasal böbrek üstü bezlerimiz tarafından üretilen adrenalinin oksitlenmesi sonucu ortaya çıkan bir ürün. Yani bu kimyasal maddeyi elde etmek için küçük bir çocuğun beynine bir sonda sokup işkence edilmesine gerek yok. Laboratuvar ortamında da çok kolay bir şekilde elde edilebiliyor.

    Adrenochrome iddia edildiği gibi bir uyarıcı (uyuşturucu) madde de değil. Bazı iddialarda LSD’den bile çok daha ağır bir uyuşturucu olduğu yazıyor ancak gerçek çok daha farklı. Adrenochrome bir uyuşturucu olmaktan çok uzak hatta Dünya’daki birçok ülkede yasal. Uluslararası pazarlardan gayet rahat bir şekilde elde edebilirsiniz. Örneğin 50 dolar karşılığında Kanada’dan 25 mg Adrenochrome alabilirsiniz. Daha da saflaştırılmış olanlarının fiyatı Çin’de 200 dolara kadar çıkıyor. Yani Dünya’daki birçok ülkede bu kimyasal maddeyi yasal yollar ile temin edebilirsiniz.

    -Adrenochrome Ne İşe Yarar?

    Peki adrenochrome dediğimiz bu nörokimyasal ne işe yarıyor? 1950’li yıllardan beri adrenochrome üzerine araştırmalar yapılıyor. 1960’lı yıllarda şizofreni gibi bazı hastalıkların tedavisinde kullanılabileceği düşünülmüştü fakat daha sonra yapılan çalışmalarda pek de etkili olmadığı ortaya çıktı. Günümüzde bildiğimiz kadarıyla adrenochrome, C ve B vitaminleri ile beraber kullanıldığında bazı nörolojik sorunlara karşı iyi gelebileceği yönünde araştırmalar devam ediyor.

    Adrenochorme, günümüzde bazı nörologlar ve psikiyatrlar tarafından takviye edici ilaç olarak kullanılıyor. Pek de önemli olan bir ilaç değil. Çok fazla üretilen, Dünya çapında tedarik ağları oluşturulacak, çok talep gören bir kimyasal madde bile değil. Hatta günümüzde tıp dünyasında bu maddenin gerçekten işe yarayıp yaramadığı tartışılan bir konu.

    Adrenochorme dediğimiz kimyasal aslında bu kadar. Peki zenginlerin gençlik iksiri olduğu efsanesi nasıl ortaya çıktı? Bu iddianın kaynağı neresi?

    “Gençlik İksiri” Efsanesi Nereden Çıktı?

    Adrenochrome efsanesinin kaynağı 1973 yılında yayınlanan “FEAR AND LOATHING IN LAS VEGAS” isimli bir kitap.

    Bu kitapta bulunan karakterlerden biri bir çocuk katili. Çocukları öldürme sebebi ise adrenochrome elde etmek. Çocuklara işkence ediyor, o korku ve stresle yüzleşen çocukların beyninden bu maddeyi çıkarıyor ve satarak para kazanıyor. Bu kitap döneminde ABD’de ciddi bir ticari başarı elde etti. 1998 yılında ise aynı isimli bir filme uyarlandı.

    Filmin başrolünde Johnny Depp, Benicio del Toro ve Tobey Maguire gibi isimler bulunuyor. IMDB puanı 7.6 olan bu film de iyi bir ticari başarıya imza attı. Bu efsanenin kaynağı 1973 yılında kitap olarak basılan ve 1998 yılında filme uyarlanan bu hikaye. Tabi ki bu hikaye bu kadar ile kalmadı. İnsanlar bu hikayeden bahsetmeye başladıklarında zamanla kulaktan kulağa yayıldıkça bir kurgudan çok bir komplo teorisine dönüştü.

    -Bu Komplo Teorisi Neden Bu Kadar Popüler?

    Bu komplo teorisini diğerlerinden ayıran şey ise çok daha farklı. 2016 yılında birileri bu efsaneyi bilerek tekrardan gün yüzüne çıkardı. 2016 yılında ABD tarihinin en ilginç seçimlerinden biri yapıldı. Bir tarafta Donald Trump diğer tarafta ise Hillary Clinton vardı. Hillary Clinton seçim dönemi boyunca daha önde gözüküyordu. Bu yüzden da Trump’ın kendi kampanya ofisi Hillary Clinton’ı halkın gözünde kötü gösterebilmek adına her türlü fikri deniyordu. Bu fikirlerden biri ise Hillary Clinton’ın adrenochrome kullandığı iddiasıydı. Trump’ın kampanya ofisi bu hikayeyi yaymaya başladı.

    Onlara göre Hillary Clinton, adrenochrome adı verilen bu iğrenç kimyasalı kullanıyordu. Bu ilaç sayesinde sağlıklı ve genç kalıyordu. Kısa sürede bu iddia, “Pizzagate” ve “QAnon” olarak bilinen daha büyük komplo teorisi ağlarının merkezine oturdu. Bu teorilere göre Hillary Clinton ve Hollywood elitleri, Adrenochrome elde etmek için şeytani bir çocuk kaçakçılığı ağı yönetiyordu. Tesadüf o ki seçim dönemi boyunca Trump’ı desteklemeyen bütün Hollywood yıldızları da bu kimyasalı kullanıyordu. Hatta başka bir iddiaya göre Donald Trump başkan olduktan sonra ilk iş olarak adrenochrome tedarik ağına ağır bir darbe vurmuş ve bunun sonucu olarak da Hollywood’daki ünlüler bir anda yaşlanmaya başlamışlar.

    Efsane Yalan Olabilir Ancak Tehlike Gerçek

    Evet, artık biliyoruz ki adrenochrome hiç de anlatıldığı gibi bir kimyasal değil ancak artık daha ciddi bir sorumuz var. Küçük çocuklar ya da gençler başkalarının saplantıları veya genç kalma çabaları adına zarar görüyorlar mı? Bu noktada maalesef ki hayır diyemiyoruz çünkü insanlık tarihi bu tarz vahşiliklerle dolu. Binlerce yıl boyunca insanlar genç, sağlıklı ve güzel kalabilmek uğruna küçük çocukların hayatlarını umursamamışlardır. Dünya’daki çoğu medeniyetin geçmişinde küçük çocukların kanını içmek, genç kızların kanında banyo yapmak gibi manyakça fantaziler vardır.

    Bunlardan en ünlü olanı ise Elizabeth Báthory. Kendisi 16. yy sonlarında Maceristanda yaşamış bir soylu. Bu kadın genç kalabilmek umudu ile 30 yıl boyunca 600 tane kız çocuğuna inanılmaz işkenceler yapmış, onların etini yemiş ve kanlarında banyo yapmış. İnsanlık tarihi bu ve benzeri hikayelerle dolu.

    Günümüzde ise durum çok da farklı sayılmaz. Hatta çocuk sömürüsünün sistemin bir parçası olduğunu söylemek bile mümkün. Gerçek Dünya’da çocukların sömürüldüğünü görmek için Vatikan’ın arka sokaklarına ya da Hollywood’un penthouselarına gitmenize gerek yok. Çocuk sömürüsü haberlerde gördüğünüz çocuk işçi ölümleri ile yol kenarlarında dilendirilen çocuklar ile ve daha nicesi ile zaten gözünüzün önünde gerçekleşiyor. Ancak insan gözünün önünde görebildikleriyle ilgilenmek yerine göremediklerinden bahsedip suçu kendi var ettiği düşmanlara atarak işin içinden çıkıyor.

    Kaynaklar:

    -[Adrenochrome Kimyasal Yapısı] pubchem.ncbi.nlm.nih.gov

    -[Akademik Araştırmalar] www.sciencedirect.com

    -[Adrenochrome Efsanesi] thespinoff.co.nz

  • Kayıp Radyo İstasyonu:     UVB-76

    Kayıp Radyo İstasyonu: UVB-76

    UVB-76 Ortaya Çıkışı

    1970 yılında Rusya’da yeri bilinmeyen eski bir radyo kulesinden 4625khz frekansında dakikada 25 ton hızında gizemi günümüze dek çözülememiş sinyaller gönderilmeye başlandı.

    Bu sinyaller kimi zaman bir erkek sesinin Rusça söylediği kodlardan oluşurken, kimi zaman iki kişinin Rusça konuşmaları, kimi zaman bazı klasik müzik eserleri, bazense bir kadın çığlığından oluşuyordu. Fakat en sık duyulan ses monoton ve soğuk tondaki bir vızıldamaydı. Son derece gizemli olan bu istasyon soğuk tondaki vızıldamaları, neden yayıyordu?

    1970 yılından bugüne istasyon yayın yapmayı neredeyse hiç kesmedi ve zaman ilerledikçe istasyon önce keşfedildi, ardından istasyon ile ilgili teoriler ortaya atılmaya başlandı.

    Tüm bu sinyaller nükleer bir savaşın tetikleyicisi olabilirdi ya da Sovyetlerden kalma hayalet bir radyo istasyonunun son çığlıkları.
    Hiçbir zaman bu istasyonun ne anlama geldiği, ne amaca hizmet ettiği veya bu yayınları nereden yaptığı bulunamadı. Bütün bu sır perdesinin ardında bilinen tek şey ise bu istasyonun ismi UVB-76.
    1970 yılından bugüne sırrı çözülememiş bu radyo istasyonunun popüler hikayesi ve ardındaki gerçeklerden konuşalım.

    -İlk Sinyaller

    Her şey soğuk savaş döneminde başladı. Dönem şartları gereği askeri personellerin gizlilikle iletişim kurması gerekiyor. Her geçen gün hükümetler arası söylemlerin daha da sertleştiği o günlerde ajanlık faaliyetleri artıyordu.

    CIA, Sovyet diplomatları gizlice dinlemek için robot kediler yaratmaya çalışıyor, Ruslar ise olası bir nükleer saldırıda kendileriyle beraber tüm Dünya’yı yok etmek için plan yapıyorlardı. Tam da bu dönemde 1970 yılında Rusya’da sebebini ve yerini kimsenin bilmediği gizemli bir radyo istasyonu yayın hayatına başladı. Fakat Rusya’daki rütbeli askerler dışında kimse bu radyonun yaptığı yayından haberdar değildi. 10 yıl boyunca istasyon gizemli bir şekilde yayın yapmaya devam etti. Fakat 1980 yılında gazeteciler ve bazı radyocular tarafından SSCB’nin gizemli radyo istasyonu keşfedildi.

    Keşfi yapan gazeteci ve radyocuların duydukları ise sabitti, devamlı bir bipleme sesi. Yalnızca basit bir bipleme sesi Dünya’daki çok sayıda insanı dehşete düşürdü. Çünkü o günlerde insanlar, devletlerin birbirleri arasındaki nükleer silahlanma yarışı ve ardı ardına yaptıkları nükleer testler yüzünden istasyon keşfedildiğinde bu istasyonun bir ölü adam butonu olduğunu düşündü.

    -Ölü Adam Butonu Nedir?

    Ölü adam butonu kavramı, bir ülkenin liderleri ve komuta zinciri tamamen yok edilse bile otomatik olarak nükleer karşı saldırı başlatacak sistemlere verilen isimdir. Yani bir anlamda “intikam sigortası”.

    Bu teoriye göre UVB-76 istasyonu da bu tür bir sigortaydı. SSCB’de bir sorun yaşanmadığı sürede bu radyo istasyonu sinyal yaymaya devam edecekti. Fakat olası bir savaş durumunda eğer SSCB yenilirse ve istasyon sinyal göndermeyi bırakırsa insan müdahalesine gerek kalmadan bütün nükleer cephanelik ateşlenecek ve bir nükleer kıyamet yaşanacaktı. İşin en ilgi çekici yanı ise o dönemlerde SSCB’nin gerçekten de böyle bir planı olmasıydı. “Perimeter” isimli sistem tam olarak bunu yapmak için geliştirilmişti. Sistemin geliştirilmesinin ardından kamuoyunda yaşanan tartışmaların üzerine bir de UVB-76 ortaya çıkınca medya büyük ilgi gösterdi. Medyanın gösterdiği ilginin yanı sıra, sıradan halk bile radyolarını açıp bu sinyali dinliyordu.

    İlerleyen zamanda Soğuk Savaş artık son buldu, SSCB dağıldı ancak UVB-76 hala sinyal göndermeye devam ediyordu. Geçen yıllar içerisinde internet ortaya çıkmış ve popülerleşmişti. İnsanlar o dönemlerde kabus haline gelmiş olan radyo istasyonu hakkında birbirleri ile tartışmaya ve teoriler üretmeye başlamışlardı. Geçen zaman bu gizemin çözülmesine değil aksine daha da karmaşık bir hal almasına sebep olmuştu. Çünkü zaman ilerledikçe istasyon daha fazla sinyal göndermeye ve farklı bulgular açığa çıkmasına sebep oluyordu.

    -Sinyallerde Yaşanan Değişim

    Öncelikle 1990’lı yılların başında radyo istasyonunun yayınladığı ses basit bir biplemeden, donuk ve yoğun bir vızıltıya dönüştü. Ardından 24 Aralık 1997 tarihinde radyolardan bir erkek sesi duyuldu. Bu andan itibaren insanlar daha da paranoyaklaşmaya başladı çünkü yıllardır sabit vızıldama sinyalleri gönderen istasyondan artık bir erkek sesi kodlar söylüyordu. Artık donuk parazit sinyalleri yerine bir hareketlilik yaşanıyordu.

    Ayrıca insanlar artık istasyonun adını da öğrenmişlerdi. Kodları söyleyen erkek sesi sürekli olarak UVB-76 adını tekrarlıyordu. Tüm bu yaşananlar insanların aklında bir soruyu canlandırdı, nükleer savaş kapıda mıydı? Sorunun cevabı ise çok gecikmedi.

    -Sinyallerin Kesildiği Gün

    Takvimler 21 Aralık 2016 gününe geldiğinde aktif hale geldiği yıldan bu yana UVB-76 ilk kez sinyal göndermeyi bıraktı. Kimse 24 saat boyunca istasyondan herhangi bir sinyal alamadı. Bu durum hiçbir şekilde bir nükleer kıyamete ya da herhangi bir askeri faaliyete sebep olmadı.

    -Efsanenin Ardındaki Gerçek

    Peki UVB-76’yı sessizliğe gömen şey neydi? Cevap çok basit, yer değişikliği. UVB-76, 21 Aralık 2016’dan önce de sonra da defalarca kez sessizliğe gömülmüştü. Ancak medya her zaman yaptığı gibi bir şeyleri abartmış ve insanların korkularından beslenmişlerdi.

    Peki gerçekte UVB-76 neydi? Bu sorunun cevabını gerçekten de kimse bilmiyor çünkü ne SSCB ne de Rusya hükümeti böyle bir radyo istasyonunun varlığını bugüne kadar kabul etmedi. Sık sık asker sesleri bile duyulmuş olmasına rağmen UVB-76 radyo istasyonunun varlığı hiçbir devlet tarafından kabul edilmiyor. Bu yüzden bu noktada yapabileceğimiz tek şey teorileri incelemek.

    -Teoriler:

    1980’li yıllarda ortaya atılan nükleer kıyameti tetikleyecek ölü adam teorisi tamamen geçersiz çünkü UVB-76 defalarca kez sinyal göndermeyi kesti ve bir kıyamet yaşanmadı. Paranormal teoriler olan “hayalet radyo istasyonu” gibi teoriler ise zaten saçmalıktan ibaret. Geriye kalan en mantıklı teori ise bir askeri haberleşme ağı olduğu yönündeki teori.

    Şaşırtıcı bir şekilde bu teoriyi destekleyen pek çok kanıt var. Kaydedilen kayıtlarda askerlerin radyo istasyonu üzerinden konuştuğu sıkça duyuluyor. Üstelik 2011 yılında gezi yapan bir grup Rus genç tarafından Moskova’nın Kuzeybatı’sındaki Povarovo’da terk edilmiş bir binada UVB-76 ile ilgili kayıtlar, radyo yayını yapmaya yarayan ekipmanlar ve istasyonda yayınlanan kodların bulunduğu kayıt defterleri mevcuttu.

    Tüm bu buluntular UVB-76’nın basit bir askeri iletişim sistemi olduğunu doğruluyor. Üstelik UVB-76 Dünya’daki tek iletişim ağı da değil. Priyom.org isimli web sitesinin military bölümüne baktığınızda UVB-76 gibi çalışan bir çok radyo istasyonu bulabilirsiniz.

    Yani ortada pek bir gizem de yok. Zaten UVB-76 internette popüler olduğundan beri pek çok kişi sinyal bozucular ile garip müzikler çalmaya veya spektrogram ile isimler ve komik görseller oluşturuyor.

    Askeri bir iletişim ağının bu şekilde trollenmesi de garip olsa da elimizdeki gerçeğe en yakın teori bu. Rus hükümeti bunu doğrulamadığı sürece asla emin olamayacağız ancak bu radyo istasyonunun bir nükleer kıyamet başlatmayacağı kesin.

    Kaynaklar:

    – [UVB-76 ile İlgili En Kapsamlı Video] www.youtube.com

  • Ning Li ve Antigravitasyon Teorisi

    Ning Li ve Antigravitasyon Teorisi

    Ning Li Kimdir?

    Ning Li 15 Ocak 1943 yılında Çin’de gözlerini açtı. Başarılı bir öğrencilik hayatının ardından 40 yaşına kadar Çin’de bulunan bir üniversitede araştırmacı olarak hayatına devam etti. 40 yaşına geldiğinde 1983 yılında, ailesi ile beraber ABD’ye taşınmaya karar verdi. Ning Li’nin Çin’deki başarılı kariyeri ABD’de de devam etti. Kısa sürede ABD üniversitelerinde araştırmalarına devam etti. 90’lı yıllarda Alabama Üniversitesi Uzay Plazma ve Aeronomik Araştırmalar Merkezinde araştırmacı olarak çalışmaya devam etti. İddia ettiğine göre Ning Li “kütle çekimsizliği” oluşturmayı başarmış ve bunu sadece teoride bırakmamış pratikte de kanıtlanabilir hale getirmişti.

    1997’de bunu bir konferans salonunda açıkladığı sırada ona kimse inanmamış hatta herkes kendisine küçümser tavırlar göstermişti. Ning Li bunun farkındaydı çünkü herkes genel görelilik teorisine göre kütle çekimin uzay-zaman geometrisinin bir sonucu olduğunu ve bu yüzdeni kütle çekimsiz bir ortam oluşturmanın imkansız olduğunu düşünüyordu. Ama beklenmedik bir şey oldu. Kimse teorisinde hata bulamadı. Başta onu küçümseyerek izleyen herkes şaşırmış ve meraklı bir şekilde dinlemeye başlamışlardı.

    Ning Li bu konferansın ardından değişmeye başladı. Kendisi gittikçe haber alınamaz hale geldi. Alabama Üniversitesi kampüsünde daha az gözüküyor, oğlunun söylediğine göre işten eve geldiğinde bitkin bir halde oluyordu. Zamanla insanlarla ilişkileri sıfıra indi. Maillere dönmüyor, kampüste karşılaştığı kimsenin yüzüne bakmıyordu. Eskiden güler yüzlü olan bu fizikçinin suratı artık hep asık gözüküyordu. Konferanstan 2 yıl sonra, hayatını akademiye adayan bu kadın üniversiteden ayrılmaya karar verdi. Ardından Dünya ile bağını da tamamen kopardı. Ne eski meslektaşlarının, ne eski öğrencilerinin, ne de çocuklarının mesajlarına geri dönmüyordu. Bazı yakınları ve akademisyenler keşfettikleri nedeniyle susturulduğunu iddia ediyordu. Bazıları ise hükümet tarafından gizli bir araştırma projesine alındığını söylüyordu. Konu o kadar büyüdü ki, Youtube’daki büyük gizem kanallarından olan Barely Sociable kendisi hakkında bir video yaptı ve milyonlarca izlendi.

    Ning Li’nin kaybolmasının ardından yakınlarının ve çevresindekilerin ona ulaşma çabaları boşa çıktı ve zamanla pes ettiler. Yıllar sonra, eski bir meslektaşı olan Dr. Jack Sarfatti konuşmaya karar verdi. İddia ettiğine göre Ning Li, NASA ve ABD Savunma Bakanlığı tarafından gizli bir projede çalışmak üzere işe alınmış ardından bildiği her şey ile Çin’e dönerek ABD’ye ihanet etmişti.

    -Dedikoduların Ardındaki Gerçekler

    Gerçek ise daha farklıydı. Konferansın ardından kendisi gerçekten üniversiteden ayrıldı ya da ayrılmaya zorlandı ancak ardından kendisine ait bir şirket kurdu. AC Gravity LLC. Kurulmasından kısa süre sonra ise ABD Savunma Bakanlığından yarım milyon dolar fon aldı.

    Bu fonlanma sonrasında araştırmalar “Top Secret” olarak sınıflandırıldı. Ning Li, ABD Savunma Bakanlığına bağlı Alabama’da bulunan Redstone Arsenal isimli bir askeri tesiste görevlendirildi. 2014 yılına kadar…

    2014 yılında ise garip bir şey oldu. Tesiste yürüdüğü sırada kendisine bir araba çarptı. Kazadan sonra kendisi alzheimer oldu. Kazaya tanıklık eden kocası ise kalp krizi geçirerek vefat etti. Hayatı boyunca araştırmalarını ne çocuklarına ne de bir başkasına anlatmamıştı. Araştırmalarında elde ettiği bütün bulgular ise ABD hükümeti tarafından devlet sırrı olarak görüldü ve gizlendi. Hatta Ning Li’nin oğlu, “bilgi özgürlüğü yasası” kapsamında annesinin araştırma kağıtlarını devletten istediğinde ise reddedildi.

    Ning Li ne keşfetmişti? Neden ABD saklamak konusunda bu kadar çaba harcamıştı? Bilinmese de kurduğu şirket ilk aldığı yarım milyonluk fonun ardından milyonlarca dolar daha fon almayı başarmıştı. Ning Li ise gerçekten ABD hükümeti tarafından gizli bir projede görevlendirilerek normalde çalışmaması gereken kadar çalıştırılması da bir gerçek. Peki ya antigravitasyon teorisi? Gerçekten abartıldığı kadar büyük bir araştırma mıydı? Yoksa gereğinden fazla abartılmış bir teori mi?

    Kaynaklar:

    -[Ning Li ile İlgili En Kapsamlı Video] www.youtube.com