Tarihler 2025 yılının sonlarını gösterirken, Türkiye bir kez daha evlatlarının kanıyla sarsıldı. Sabahın ilk ışıklarıyla Yalova’dan gelen acı haberler, sadece bir polis operasyonunun bilançosu değil, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin terörle mücadele stratejisinde radikal bir kırılma yaşanması gerektiğinin kanlı bir ilanıdır. Yalova’da, bir hücre evine düzenlenen baskında IŞİD (DEAŞ) militanlarının açtığı ateş sonucu üç kahraman polis memurumuz şehit düştü, sekiz polisimiz yaralandı.
Bu olay, sıradan bir asayiş bülteni haberi değildir. Bu, yılbaşı öncesi Türkiye’yi kana bulamayı hedefleyen, büyük şehirlerimizde kaos yaratmak isteyen organize bir kötülüğün ayak sesleridir. Ancak artık teşhis koyma zamanı geçmiştir. Yıllardır sürdürülen klasik terörle mücadele yöntemleri, tehdidi sınırlamakta başarılı olsa da kökünü kazımakta yetersiz kalmaktadır. Artık tedavi değil, cerrahi müdahale; hatta daha ötesinde, kanserli hücrenin bulunduğu uzvu değil, o hücreyi besleyen tüm damarları kurutacak topyekûn bir “Yıkım ve İnşa” (Scorched Earth) politikasına geçiş şarttır.
Bugün, Türkiye’nin kendi 11 Eylül’ü ile yüzleşme biçimini değiştirmesi gereken gündür. 29 Aralık, terörle sadece “mücadele” etme devrinin bittiği, terörü “imha” etme devrinin başladığı milat olmalıdır.
-Yalova’daki Kan ve Terörle Mücadelede Yeni Gerçeklik
29 Aralık sabahı Yalova’nın Elmalık köyünde yaşananlar, terörün ne kadar sinsi, ne kadar aramızda ve ne kadar ölümcül olduğunu bir kez daha yüzümüze çarptı. İstihbarat birimlerimizin titiz çalışması sonucu, yılbaşı kutlamalarını hedef alacakları belirlenen ülke genelinde onlarca IŞİD hücresine yönelik operasyon başlatıldı. Bunlardan bir tanesi Yalova’da bulunuyordu ve teröristler karşılık verdi. Hücre evinden açılan o ilk ateş, sadece o eve girmeye çalışan polisimize değil, Türkiye’nin huzuruna, istikrarına ve varlığına sıkılmıştır.
Çatışmada 6 terörist leşi ele geçirildi. Ancak bedeli ağır oldu; üç vatan evladı toprağa düştü. Olayın detaylarına bakıldığında, teröristlerin evde kadın ve çocukları kalkan olarak kullandığı, polisin ise sivillere zarar vermemek için kendi canını hiçe saydığı görülüyor. İşte tam bu nokta, “medeniyet” ile “barbarlık” arasındaki savaşın en net fotoğrafıdır.
Bu saldırı, buzdağının görünen kısmıdır. Aralık ayı boyunca İstanbul, Ankara ve diğer metropollerde yapılan terörle mücadele operasyonlarında 100’den fazla şüphelinin gözaltına alınması, yaklaşan tehlikenin boyutunu göstermektedir. Terör örgütleri, ister IŞİD olsun ister PKK/YPG ister Hizbullah, Türkiye’yi “yumuşak karın” olarak görme cüretini nereden bulmaktadır? Bu sorunun cevabı, yıllardır sürdürdüğümüz “orantılı güç”, “demokratik hassasiyetler” ve “savunma odaklı” güvenlik politikalarımızda gizlidir.
Açık konuşmak gerekirse; tarihte terör örgütlerine karşı bu kadar yumuşak, bu kadar “hukuki prosedür” hassasiyetiyle ve adeta sevecen davranan başka bir dönem ne Türkiye’de ne de Dünya’da olmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti, teröristlerin gözünde ciddiyetsiz ve kolay bir hedef haline gelmiştir.
-Yoksa Unuttunuz Mu?


IŞİD’in iki askerimizi diri diri yakıp görüntülerini yayınlamasının bile, o an o coğrafyanın başlarına yıkılması gerekirken, adeta “rutin bir kınama” ve “sessizlik” ile geçiştirildiği, faillerin hak ettiği cehennemi o an yaşamadığı gerçeği milletin vicdanında kanayan bir yaradır. Aynı şekilde PKK ile yürütülen ve “Çözüm Süreci” adı verilen o karanlık dönemde, teröristlerin şehirleri cephaneliğe çevirmesine göz yumulmuş, “hendekler” kazılırken izlenmiş ve fatura yüzlerce şehidimizin kanıyla ödenmiştir. Bu acı tecrübeler ortadayken, bugün hala “2. Çözüm Süreci” gibi denemelerden medet ummak veya bunu tartışmaya açmak; aynı zehri içip şifa beklemekten farksız, affedilemez bir saçmalık ve akıl tutulmasıdır.
-Bir Teröristbaşına “Siyasetçi” Muamelesi Yapmak: Devlet Ciddiyetiyle Bağdaşmayan İhanet
Bu “akıl tutulması”nın en somut örneği, 40 bin insanımızın katili olan PKK elebaşı Abdullah Öcalan’a yönelik sergilenen tavırdır. Dünya’nın hiçbir ciddi devletinde, elinde on binlerce vatandaşının kanı olan bir teröristbaşına, sanki meşru bir siyasi figürmüş, bir kanaat önderiymiş ya da bir “partner”miş gibi davranılmaz.
Onunla “müzakere” etmek, tecridini tartışmaya açmak veya meclis çatısı altında adını “sayın” ifadeleriyle zikretmek; sadece şehitlerimizin aziz hatırasına hakaret değil, aynı zamanda terörle mücadele eden askerin, polisin direncini kıran bir ihanettir. Öcalan bir “aktör” değildir, bir suçludur ve cezası bellidir. Onu hapishane köşesinden çıkartıp siyaset sahnesine sürmeye çalışmak, terörü meşrulaştırmaktan başka bir şeye hizmet etmez. Devlet, katille pazarlık yapmaz; katilin hükmünü verir ve infaz eder.
Yalova örneği göstermiştir ki; nokta atışı, gözleme dayalı, uzun soluklu “teknik takip” ve gizli operasyonlar artık gereğinden fazla risklidir. Biz “delil toplayalım” derken, onlar bomba topluyor. Biz “siviller zarar görmesin” diye beklerken, onlar polisimize kurşun yağdırıyor.
-11 Eylül Dersi ve Küresel Paradigma Değişimi
Dünya güvenlik tarihine baktığımızda, devletlerin terörle mücadele anlayışındaki en keskin virajın 11 Eylül 2001 saldırıları olduğunu görürüz. O gün ABD, sadece ikiz kulelerini kaybetmedi; “bekle ve gör” stratejisini de tarihe gömdü. 11 Eylül sonrasında ilan edilen “Terörle Savaş” (War on Terror) doktrini, hatalarıyla ve sevaplarıyla tartışılabilir ancak net olan bir şey vardır: O günden sonra ABD, tehdidin kendi sınırlarına gelmesini beklemedi. Tehdidi kaynağında, okyanus ötesinde, dağların arasında, mağaraların derinliklerinde vurdu.
Bush Doktrini olarak da bilinen bu yaklaşım, “Ya bizdensiniz ya da teröristlerden” diyerek gri alanları ortadan kaldırdı. Önleyici vuruş (pre-emptive strike) kavramı uluslararası hukukun fiili bir parçası haline geldi. Bir tehdidin somutlaşmasını beklemek, o tehdidin gerçekleşmesine izin vermekle eşdeğer sayıldı.
Türkiye, yıllardır terörle mücadele kapsamında Batı’nın 11 Eylül öncesi naifliğini taklit etmeye zorlanıyor. Müttefiklerimiz (!), kendi güvenlikleri söz konusu olduğunda taş üstünde taş bırakmazken, Türkiye’ye “itidal” tavsiye ediyorlar. Türk halkı, 11 Eylül saldırısı gibi kitlesel bir yıkımı yaşamayı hak etmiyor. Şimdiden bunun önüne geçmek için gerekli her şey yapılmalıdır. Artık Türkiye’nin de kendi “War on Terror” konseptini -ama bu sefer Batı’nın hatalarından ders alarak- çok daha net, çok daha sert ve çok daha sonuç odaklı bir şekilde uygulama vakti gelmiştir.
-Yeni Doktrin: “Scorched Earth” (Yakıp Yıkma) Politikası
“Scorched Earth” askeri terminolojide, düşmanın kullanabileceği her türlü kaynağın (yiyecek, ulaşım, iletişim, barınak) yok edilmesi anlamına gelir. Bizim burada savunduğumuz, elbette kendi topraklarımızı yakmak değildir. Bizim kastettiğimiz; terörün beslendiği, barındığı, nefes aldığı her türlü siyasi, ekonomik, lojistik ve sosyal “alanın” tamamen kurutulmasıdır.
Bu yeni terörle mücadele doktrini, teröristi sadece elinde silahla yakalamayı hedeflemez. Teröristin silahı tutan elini, o silahı veren tüccarı, o tüccarı finanse eden yapıyı, o yapıya sempati devşiren sözde sivil toplum kuruluşunu ve o ideolojiyi meşrulaştıran siyasi uzantıları aynı potada eritip yok etmeyi hedefler.
Türkiye’nin yeni güvenlik stratejisi şu üç temel sütun üzerine inşa edilmelidir:
-Mutlak Saha Hakimiyeti ve Önleyici İmha
Yalova’daki gibi hücre evleri, istihbaratın başarısıdır ancak operasyonel riskin varlığı, tehdidin şehre kadar inebildiğini gösterir. Yeni dönemde hedef, tehdidin sınırın binlerce kilometre ötesinde olsa dahi imha edilmesidir. Terörle mücadele, sınır çizgisiyle (hattı müdafaa) sınırlı kalamaz. Güvenlik hattı, teröristin kampının olduğu yerdir (sathı müdafaa). Suriye’nin kuzeyinde, Irak’ın derinliklerinde veya dünyanın neresinde olursa olsun, Türkiye aleyhine faaliyet gösteren her yapı, “meşru hedef” değil, “imha edilmesi zorunlu hedef” olarak kodlanmalıdır. Bu bölgelerde taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmamak, bir intikam yemini değil, bir beka stratejisidir.
-Hukuki ve Siyasi Gri Alanların Kaldırılması
Terörle mücadele sadece dağda veya sokakta asker-polis ile yapılmaz. Terörün en büyük oksijen kaynağı, yasal boşluklardan faydalanan, “demokrasi” ve “insan hakları” maskesi altına saklanan uzantılarıdır. 11 Eylül sonrası ABD’nin Patriot Act ile yaptığı gibi Türkiye’nin de olağanüstü dönemler için olağanüstü yetkilerle donatılmış hukuki bir zırha ihtiyacı vardır. Teröre, teröriste, terör propagandasına ve terör finansmanına “sıfır tolerans” ilkesi, mahkeme salonlarında da geçerli olmalıdır. Terör örgütüyle iltisaklı olanın, devletin meşru sisteminde yeri olamaz. Bu, siyasi bir tercih değil, devletin kendini koruma refleksidir.
-Psikolojik Üstünlük ve Korku Dengesi
Terörün amacı korku yaratmaktır. Türk halkı artık psikolojik bir eşiğe gelmiştir. Bugün sokakta, iş yerinde, okulda kime sorarsanız sorun; tek bir kişi var mı “Ben gönül rahatlığıyla yılbaşında AVM’ye giderim, otogara giderim, kalabalık bir caddede huzurlu olurum” diyebilen? Kim bugün İstiklal Caddesi’nde, Kadıköy’de ya da Taksim’de yürürken gönlü rahat, kaygısız adımlar atabiliyor? Kimse.
Scorched Earth politikasının psikolojik boyutu, işte bu korkuyu tersine çevirmektir. Terörist ve onu destekleyenler bilmelidir ki; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne kılıç çekenin akıbeti, mutlak ve kaçınılmaz bir sondur. Devletin şefkati masuma, gazabı ise hainedir. Yalova’da şehit verdiğimiz üç polisin intikamı, sadece tetiği çekenlerden değil, o tetiğin arkasındaki zihniyetten, onların lojistik ağlarından ve finansörlerinden misliyle alınmalıdır.
-Neden Şimdi? Neden Bu Kadar Sert?
Bazıları, “Bu kadar sertlik bizi dünyadan izole etmez mi?” diye sorabilir. Cevap basittir: Mezar taşında “Dünya ile uyumluydu” yazan bir ulus olmaktansa, “Kendi güvenliğini sağladı ve hayatta kaldı” diyen izole bir ulus olmak yeğdir. Kaldı ki, Dünya güçten anlar. İsrail’in, ABD’nin, Rusya’nın kendi “terörle mücadele” süreçleri için neler yapabildiğini görüyoruz. Türkiye’nin, coğrafi konumu gereği “İsviçre olma” lüksü yoktur. Biz ateş çemberinin ortasındayız.
Yalova saldırısı, 2025’in son günlerinde bize acı bir hatırlatma yaptı: Terör uyumuyor. IŞİD bitmedi, sadece şekil değiştirdi. PKK bitmedi, sadece fırsat kolluyor. Eğer biz, eski usul, reaktif, “saldırı olunca operasyon yap” mantığıyla devam edersek, 2026 ve sonrası çok daha karanlık olabilir.
Artık “etkisiz hale getirildi” manşetleri yetmez. Artık “kökü kazındı“, “kurutuldu“, “yok edildi” manşetlerine ihtiyacımız var. Scorched Earth, sadece askeri bir taktik değil, topyekûn bir temizlik harekatıdır. Teröristin sığındığı mağarayı başına yıkmak yetmez; o mağaraya giden yolu da, o mağarayı gösteren haritayı da, o mağaraya erzak taşıyan katırı da ortadan kaldırmak gerekir.
-“Vatan Sağ Olsun” Diyerek Teselli Buluyoruz, Peki Vatan Gerçekten Sağ Oldu Mu?
Her şehit haberinden sonra, boğazımız düğümlenerek, gözyaşlarımızı içimize akıtarak söylediğimiz o kutsal cümle: “Vatan sağ olsun.” Bu söz, milletimizin metanetini ve fedakarlığını gösteren en yüce nişandır. Ancak artık bu sözün, başarısızlıkları örten bir perde haline gelmesine izin veremeyiz.
Bir vatan ancak evlatları yaşarsa “sağ” olur. Bir vatan ancak sokaklarında çocuklar korkusuzca oynarsa, polisleri hain pusularda can vermezse “sağ” olur. Biz evlatlarımızı toprağa verirken, vatanın bir parçası da onlarla birlikte toprağa girmektedir. Vatanın “sağ” olması için, düşmanın “yok” olması gerekir. Şehit cenazelerinde yüreğimiz yanarken kurduğumuz bu cümle, bir kabulleniş değil, bir hesap sorma bilincine dönüşmelidir. Vatanın gerçekten sağ olması için, onu kemiren parazitlerin temizlenmesi şarttır.
-Sonuç: Demir Yumruk Devri
29 Aralık 2025, Türkiye’de yumuşak gücün bittiği, sert gücün (hard power) tek geçer akçe olduğu gün olarak tarihe geçmelidir. Şehitlerimizin ruhu, kınama mesajlarıyla, “bıçak kemiğe dayandı” klişeleriyle şad olmaz. Onların ruhu, ancak ve ancak, onları bizden koparan bu karanlık organizasyonların yeryüzünden silinmesiyle huzur bulur.
Devletin bekası için, çocuklarımızın geleceği için, sokaklarımızın güvenliği için; artık eldivenleri çıkarma vakti gelmiştir. Karşımızda insanlıktan nasibini almamış, kadın ve çocukların arkasına saklanan, kutsal dinimizi veya etnik kimlikleri istismar eden canavarlar sürüsü var. Bu canavarlarla masaya oturulmaz, bunlarla müzakere edilmez, bunlara “hak” tanınmaz.
Türkiye Cumhuriyeti, bugünden itibaren terörle mücadele değil, “Savaş Hali” (State of War) ciddiyetiyle hareket etmelidir. Aksi takdirde Türkiye Cumhuriyeti Devleti; halkının can güvenliğini sağlayamayan, adeta bağışıklık sistemi çökmüş, bedeni parazitlerle kaplı, ölümü bekleyen iflas etmiş bir beden haline gelecektir.
Yalova’daki o evde patlayan silahlar, aslında yeni bir dönemin işaret fişeğidir. Ya biz onları bulundukları deliklerde yok edeceğiz ya da onlar bizim şehirlerimizi savaş alanına çevirmeye devam edecekler.
Böyle bir durumda tercih yapmak lükstür çünkü mecburiyetimiz ortada: Ya İstiklal, Ya Ölüm! Bu şiar, 100 yıl önce bu cumhuriyeti kurdu, bugün de bu cumhuriyeti yaşatacak olan tek doktrindir. Türkiye için artık tek bir politika vardır: Teröre karşı topyekûn savaş ve mutlak zafer. Gerisi teferruattır.
-Ve O Yasaklı Marşın Haykırışı
Bu topyekûn savaş döneminde, milletin hissiyatına tercüman olan, askerimizin ve polisimizin maneviyatını çelikleştiren sembollere ve marşlara ihtiyaç vardır. Ancak ne acıdır ki, bu milletin haklı öfkesini ve kararlılığını haykıran “İntikam Marşı” gibi eserler, yıllardır anlaşılmaz bir “hassasiyet” ve “yumuşaklık” politikası gerekçesiyle yasaklanmaya, unutturulmaya çalışılmaktadır.
Bir milletin evlatları kalleşçe katledilirken “intikam” demesinden daha doğal, daha insani ne olabilir? Bu marşı yasaklamak, milletin meşru müdafaa refleksini sansürlemektir. Bu saçmalığa derhal son verilmeli; bu dizeler dağlarda, kışlalarda ve meydanlarda, düşmanın yüreğine korku salacak şekilde yankılanmalıdır. Çünkü artık sözün bittiği, sadece eylemin ve onun marşının konuştuğu yerdeyiz.
İşte o yasaklanmaya çalışılan, ancak milletin yüreğine ve devletin hafızasına kazınmış o dizeler:
Anası ağlayan şehitler için, Kalleşçe vurulan Mehmetler için, Sevdiğini bekleyen genç kızlar için! Kanını akıtan yiğitler için!
İntikam! İntikam! İntikam!
Şehitlerimize rahmet, ailelerine başsağlığı, milletimize farkındalık, devletimize ise bu yemini yerine getirecek kudret ve kararlılık diliyoruz.
EDİTÖRÜN NOTU: Bu yazı sadece bir durum tespiti değil, bir uyanış çağrısıdır. Eğer siz de “Artık Yeter!” diyorsanız, bu manifestoyu paylaşarak sesimizin daha gür çıkmasına vesile olun. Unutmayın; susmak, onaylamaktır.

Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.