Kategori: Film

  • Peri Masallarını Yakın: Shrek

    Peri Masallarını Yakın: Shrek

    Güzellik Faşizmi ve Disney’e Atılan 60 Milyon Dolarlık Tokat

    Bir filmin açılış sahnesi, o filmin ruhudur. Disney filmleri genellikle gökyüzünde süzülen ışıltılı bir şato, açılan görkemli bir kitap ve orkestral bir müzikle başlar. Shrek ise bir tuvalet sesiyle başlar. Dev Shrek; o klasik masal kitabından bir sayfayı yırtar, poposunu siler ve sifonu çeker. Bu hareket, sadece tuvalet mizahı değildir. Bu, Hollywood’un en büyük animasyon stüdyosu DreamWorks’ün, rakibi Disney’e gönderdiği “Sizin o steril, yalan dolu, kusursuz masallarınızın içine ediyoruz” mesajıdır.

    Çoğumuz Shrek’i eğlenceli bir macera sandık. Oysa bu film, yapımcısı Jeffrey Katzenberg’ün kişisel intikam planı, Theodor Adorno’nun “Kültür Endüstrisi” eleştirisi ve güzellik faşizmine karşı felsefi bir başkaldırıdır. Gelin, o soğan katmanlarını tek tek soyalım. Dikkat edin gözleriniz biraz yaşarabilir.

    -Büyük İntikam: Katzenberg vs. Disney

    Bu filmi anlamak için önce, arkasındaki kurumsal nefreti anlamalısınız. Jeffrey Katzenberg, 1984-1994 yılları arasında Disney’in başındaydı. Aslan Kral, Güzel ve Çirkin, Alaaddin gibi efsaneleri o yönetti. Disney’i iflastan kurtaran adamdı. Ancak patronu (CEO) Michael Eisner ile arası bozuldu ve Katzenberg, aşağılayıcı bir şekilde kovuldu.

    Katzenberg kovulmasının ardından Steven Spielberg ile birlikte DreamWorks’ü kurdu. Amacı netti: Disney’in temsil ettiği her şeyi yok etmek. Disney ne yapıyordu? Güzel prensesler, yakışıklı prensler, şarkı söyleyen sevimli hayvanlar. Katzenberg ne yaptı? Osuran bir prenses, çirkin bir dev ve susmak bilmeyen sinir bozucu bir eşek.

    -Lord Farquaad Kimdir?

    Filmin kötü adamı Lord Farquaad’a dikkatli bakın. Kısa boylu, narsist, kontrol manyağı ve devasa bir kalede yaşıyor. Bu karakter, Disney CEO’su Michael Eisner’ın karikatürize edilmiş halidir. Eisner gerçekte uzun boyluydu ama Katzenberg, onunla “Küçük adam sendromu var” diyerek dalga geçmek için Farquaad’ı kısa çizdirmiştir. Hatta “Farquaad” isminin telaffuzu, İngilizce’deki “Fckwad”* (Aşağılık herif) hakaretine bilerek benzetilmiştir.

    -Duloc Şehri Aslında Neresi?

    Farquaad’ın kurduğu o tertemiz, herkesin yapay bir şekilde gülümsediği, turnikelerle girilen, maskotların şarkı söylediği Duloc şehri… Tanıdık geldi mi? Orası Disneyland’in ta kendisidir. Filmde Duloc’a girildiğinde çalan “Welcome to Duloc” şarkısı, Disneyland’in meşhur ve beyin yıkayıcı “It’s a Small World” şarkısının parodisidir. Katzenberg, Disney parklarını; “Kusursuz görünen ama ruhsuz, faşizan bir mutluluk kampı” olarak resmeder.

    -Güzellik Terörü ve Platonik İdealizm

    Klasik masallarda ve Disney filmlerinde değişmez bir kural vardır: “Güzel olan iyidir, çirkin olan kötüdür.” (Kalokagathia ilkesi). Pamuk Prenses iyidir çünkü güzeldir. Cadı kötüdür çünkü çirkindir. Bu, çocukların bilinçaltına tehlikeli bir mesaj işler: “Eğer güzel değilsen, mutlu sonu hak etmiyorsun.”

    Shrek, bu Platonik idealizmi yerle bir eder. Filmin en büyük şoku, Prenses Fiona’nın lanetidir: Klasik masalda beklenen son nedir? Prensesin öpülüp “sürekli insan (güzel)” kalmasıdır. Ama Shrek’in sonunda ne olur? Fiona, gerçek aşkın öpücüğünü alır ve kalıcı olarak bir deve dönüşür.

    Bu, animasyon tarihinin en radikal anıdır. Film, “Güzellik bir ödüldür” klişesini çöpe atar ve “Olduğun halinle güzelsin” felsefesini getirir. Fiona, insan formundayken yani Disney Prensesi halindeyken mutsuzdur, gergindir ve rol yapar. Dev formundayken ise geğirir, rahattır ve kendisidir. Shrek, bize “Güzel”in toplumsal bir dayatma, “Çirkin”in ise özgürlük olduğunu fısıldar.

    -Jacques Derrida ve Masalların “Yapısökümü”

    Fransız filozof Jacques Derrida, “Yapısöküm” (Deconstruction) kavramıyla; metinlerin içindeki gizli hiyerarşileri ve çelişkileri ortaya çıkarmayı hedefler. Shrek, tam anlamıyla bir yapısöküm filmidir.

    -Prens Charming (Beyaz Atlı Prens):

    İkinci filmde gördüğümüz Prens, narsist, annesinin kuzusu ve beceriksiz biridir. Kahramanlık bir “soyluluk” değil, bir pazarlama ürünüdür.

    -İyilik Perisi (Fairy Godmother):

    Masalların o tonton teyzesi, burada acımasız bir CEO’dur. Mutluluk, iksir, aşk… Bunların hepsi onun fabrikasında üretilen ve satılan ticari ürünlerdir. İyilik Perisi, hayalleri gerçekleştiren biri değil, **”Mutluluk Endüstrisi”**ni yöneten bir kapitalisttir.

    -Kurtarılma Sahnesi: Shrek, Fiona’yı kurtarmaya gittiğinde onu sarsarak uyandırır. Romantizm yoktur, “Hadi gidiyoruz” pragmatizmi vardır. Fiona, “Beni kucağına alıp, pencereden atının sırtına indirmen ve bana romantik bir şiir okuman gerekirdi” diye şikayet eder. Shrek ise “Merdivenleri kullanacağız, senaryon yanlış” dercesine onu çuval gibi sürükler.

    Film, izleyiciye şunu sorar: “Siz hayattan ne bekliyorsunuz? Kendi hikayenizi mi, yoksa size Hollywood tarafından dayatılan senaryoyu mu?”

    -Eşek ve Ejderha: Biyolojik Anarşi ve “Bard” Efsanesi

    Disney masallarında aşkın kuralları bellidir: Prens prensesi bulur, aslan aslanı bulur, leydi köpeği bulur. “Denklik” esastır. Biyoloji ve estetik uyum kutsaldır.

    Ama Shrek, bu kuralı alır ve paramparça eder. Filmin en absürt, en rahatsız edici ama bir o kadar da kabul gören ilişkisi; Eşek (Donkey) ve Ejderha (Dragon) arasındadır. Bir tarafta besin zincirinin en altındaki bir av (Eşek), diğer tarafta en tepesindeki avcı (Ejderha). Normalde Ejderha’nın Eşek’i yemesi gerekirken, Shrek evreninde ona aşık olur.

    Bu, modern internet kültüründe ve Dungeons & Dragons (FRP) oyunlarında sıkça dalga geçilen “The Bard” (Ozan) memesinin atasıdır. Eşek, “karizmasıyla” (veya çenesiyle) en büyük canavarı bile tavlayan o karaktere dönüşür.

    Eşderhalar (Dronkeys) filmin sonunda ve devam filmlerinde gördüğümüz o uçan, ateş püskürten eşek yavruları; Disney’in “safkanlık” ve “soyluluk” takıntısına bir saldırıdır. Disney prensesleri “mükemmel genetiği” temsil ederken; Eşek ve Ejderha’nın çocukları “Melezliği” (Hybridity) ve kaosu temsil eder. Bu çocuklar biyolojik birer ucubedir ama film onları bize Dünya’nın en tatlı şeyi olarak sunar.

    Shrek, bize şunu gösterir: Aşk sadece “güzel” insanlar veya “denk” olanlar arasında olmaz. Aşk; bazen bir eşekle bir ejderha kadar uyumsuz, mantıksız ve kaotiktir. Ve bu kaos, Disney’in steril düzeninden çok daha eğlencelidir.

    -Bataklık Felsefesi ve “Gölge” ile Barışmak

    Shrek’in sürekli tekrarladığı o replik: “Bataklığımdan defolun!” Bu sadece bir öfke nöbeti değildir. Bu, Alman filozof Martin Heidegger’in “Otantiklik” (Authenticity) arayışıdır. Toplum (köylüler, askerler, masal kahramanları), Shrek’i sürekli bir kalıba sokmaya çalışır. Ondan korkarlar, onu kovarlar veya onu “eğlendirmesini” isterler.

    Shrek’in yaşadığı bu dışlanma, aslında toplumun “uygunsuz” bedenlere karşı duyduğu tahammülsüzlüğün özetidir. Tıpkı Gusteau’nun Büyük Yalanı: Ratatouille yazımızda bahsettiğimiz Remy’nin bir fare olduğu için mutfaktan kovulması gibi; Shrek de sadece çirkin olduğu için krallıktan kovulur. İkisi de toplumun gözünde istenmeyen ötekidir.

    Shrek’in bataklığı, Carl Jung’un “Gölge” (Shadow) arketipidir. Bataklık; karanlıktır, pistir, toplumun iğrenç bulduğu her şey oradadır. Ama Shrek orada huzurludur. Modern insan yani biz, “Plaza Bataklıklarında” yaşarız ama oraya “Residence” deriz. Shrek ise dürüsttür. O, kendi karanlığıyla, gazıyla ve çamuruyla barışık bir Stoacıdır. Shrek’in yolculuğu, bir canavarın prense dönüşmesi değildir; bir canavarın, canavar olduğu için sevilmeyi öğrenmesidir.

    -Shrek 2 ve “Sonsuza Dek Mutlu” İksiri

    Serinin ikinci filmi, eleştiriyi bir üst seviyeye taşır. Shrek, Fiona’nın ailesi (toplum/soylular) tarafından kabul görmeyince, değişmeye karar verir. İyilik Perisi’nin fabrikasına girer ve “Happily Ever After” (Sonsuza Dek Mutlu) iksirini çalar.

    Bu iksir içildiğinde, Shrek yakışıklı bir adama dönüşür. Bu, modern çağın “Kozmetik ve Antidepresan” eleştirisidir. Toplum bize der ki: “Eğer mutsuzsan, burnunu yaptır. Eğer hala mutsuzsan, şu hapı yut.” İyilik Perisi’nin fabrikası, milyar dolarlık güzellik ve ilaç endüstrisidir.

    Shrek bu iksiri içtiğinde “güzel” olur ama “kendisi” olmaktan çıkar. Fiona, yakışıklı Shrek’i gördüğünde onu tanıyamaz. Çünkü aşk, surete değil, öze aittir.

    Filmin sonunda Shrek’in o “yakışıklı” halinden vazgeçip tekrar yeşil, şişman ve koca kulaklı haline dönmesi; Instagram filtrelerinin, estetik ameliyatların ve “en iyi versiyonun ol” saçmalığının suratına atılmış en sert tokattır.

    -Sonuç: Soğanlar ve Katmanlar

    Shrek, filmin başında eşeğe ne diyordu? “Devler soğan gibidir. Katmanları vardır.” Bu film de öyle. En üst katmanda; çocuklar için komik, gaz çıkaran bir dev hikayesi var. Bir alt katmanda; Disney masallarına yapılmış zekice bir parodi var. En derin katmanda ise; Jeffrey Katzenberg’ün, “Beni kovdunuz çünkü ben sizin o plastik kalıplarınıza sığmadım, ama ben kendi bataklığımda kral olacağım” diyen haykırışı var.

    Bugün Shrek, Disney’in çoğu Prensli filminden daha fazla seviliyor. Çünkü Disney bize olmamız gereken imkansız kişiyi sattı. Shrek ise bize olduğumuz kişiyle barışmayı öğretti.

    Belki de hepimizin ihtiyacı olan şey beyaz atlı bir prens değil; bizi çamurlu halimizle, sabahki dağınık saçımızla ve en huysuz anımızla sevecek bir devdir. Ve eğer birisi size “Masallardaki gibi ol” derse, ona Shrek’in o efsanevi açılışını hatırlatın: Sifonu çekin.

    Kaynaklar:

    -[Katz’ın İntikamı]: www.theguardian.com

    -[Shrek’in Sosyolojik Etkisi]: medium.com

    -[Kültür Endüstrisi (İyilik Perisinin Fabrikası)]: plato.stanford.edu

    -[Yapısöküm (Deconstruction) Kavramı]: www.britannica.com

    -[Carl Jung ve Gölge Arketipi]: www.thesap.org.uk

  • Gusteau’nun Büyük Yalanı: Ratatouille

    Gusteau’nun Büyük Yalanı: Ratatouille

    Sınıf Savaşı ve Kültürel Sermayenin Sefaleti

    Sanat kimin içindir? Sadece, soyadı “doğru” olanların mı? Yoksa kanalizasyondan çıkanların da o sofrada yeri var mı? Brad Bird’ün 2007 yapımı Ratatouille filmini, sadece yemek yapan bir farenin masalı sanıyorsanız, çok büyük bir yanılgı içindesiniz. Bu film, Pierre Bourdieu’nün sınıf teorilerinin ve Marx’ın fabrika eleştirisinin, Disney maskesi takmış halidir. “Herkes yemek yapabilir” sloganı, gerçekten demokratik bir vaat mi, yoksa aristokratik bir yalan mı? Bugün Gusteau’nun mutfağına, ön kapıdan değil, lağımdan gireceğiz. Şef şapkalarınızı takın ve kimliğinizi gizleyin. NetMuhabbet başlıyor.

    -Ratatouille Nedir?

    Sinema tarihinin en başarılı “Truva Atı” hangisidir diye sorsanız, cevabım tartışmasız Ratatouille olur. Dışarıdan bakıldığında; rengarenk Paris manzaraları, sevimli bir fare ve ağız sulandıran yemeklerle dolu bir çocuk filmidir. Ancak o tahta atın kapılarını açtığınızda, içinden elinde sihirli değnek tutan bir Disney perisi değil; elinde Ayrım (Distinction) kitabıyla Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, Das Kapital ile Karl Marx ve estetik yargısıyla Immanuel Kant çıkar.

    Ratatouille, “hayallerinin peşinden git” diyen liberal bir başarı öyküsü değildir. Aksine, yeteneğin doğuştan mı geldiği, sonradan mı kazanıldığı; sanatın “elitlere” mi yoksa “halka” mı ait olduğu kavgasının verildiği kanlı bir savaş alanıdır.

    Filmin ana sloganı olan “Herkes yemek yapabilir” (Anyone can cook), aslında demokratik bir çağrı değil, modern meritokrasinin (liyakat düzeninin) en büyük illüzyonudur. Çünkü film bize şunu acımasızca gösterir: Herkes yemek yapabilir ama herkesin yemeği yenmez.

    -Habitus, Damak Tadı ve “Sınıf Haini” Bir Fare

    Pierre Bourdieu, “Habitus” kavramıyla; bireyin içinde büyüdüğü sınıfın, onun zevklerini, yürüyüşünü ve dünyaya bakışını nasıl şekillendirdiğini anlatır. İşçi sınıfı çocuğu futbol sever, aristokrat çocuğu opera sever. Bu genetik bir kodlama değil, toplumsal bir inşadır. Zevkler, sınıfsal birer hapishanedir.

    Filmin ana karakteri Remy, sosyolojik bir anomalidir, bir “hata”dır. O bir faredir. Toplumun en alt tabakası, lümpen-proletaryası… Çöple beslenen, kanalizasyonda yaşayan, insanlar tarafından tiksinilen ve yok edilmesi gereken “öteki”dir. Remy’nin babası Django, “Biz fareyiz, biz çöp yeriz” derken, aslında sınıfının kaderini kabullenmiş muhafazakar bir babayı temsil eder. Ona göre gıda, sadece “yakıt”tır. Hayatta kalmak içindir.

    Ancak Remy, bir sınıf hainidir. Onun ruhu ve damak tadı, bir Fransız aristokratına aittir. Remy’nin durumu, tıpkı daha önce Toplumun Karanlık Yüzü: Zootopia bahsettiğimiz Judy Hopps karakteri gibi, toplumun ona biçtiği biyolojik rolü (fare=çöpçü) reddetmesidir.

    Bir çileği peynirle eşleştirdiğinde havai fişekler gören bu fare, Bourdieu’nün bahsettiği “Kültürel Sermaye”ye (bilgi, görgü, rafine zevk) sonuna kadar sahiptir. Ancak “Sosyal Sermaye”si (statü, çevre) ve “Sembolik Sermaye”si (insan bedeni) sıfırdır.

    Remy’nin trajedisi buradadır: O, Beethoven’ın yeteneğine sahip ama bir hamam böceğinin bedenine hapsolmuş bir ruh gibidir. Ait olduğu sınıf yani fareler onu züppe bulur, girmek istediği sınıf olan insanlar ise onu haşere olarak görür. Remy, Araf’tadır.

    -Linguini ve Simülasyonun Gücü

    Eğer Remy “Yetenekli ama Yanlış Beden” ise, Alfredo Linguini “Yeteneksiz ama Doğru Beden”dir. Linguini, efsanevi Şef Gusteau’nun gayrimeşru oğludur.

    Yani genetik mirasa ve soyadına sahiptir. Ancak yeteneksiz, sakar ve vizyonsuzdur. Buna rağmen mutfak ekibi ve toplum, Linguini’yi şef olarak kabul etmeye dünden razıdır. Neden? Çünkü o insandır. “Formu” uygundur.

    Remy ve Linguini’nin kurduğu ortaklık, aslında bir “Sibernetik Organizma” (Cyborg) yaratımıdır.

    • Remy: Beyin / Yazılım / Sanat
    • Linguini: Beden / Donanım / Arayüz

    Buradaki toplumsal eleştiri çok serttir: İnsanlık, dahi bir farenin yaptığı yemeği yemektense; fare tarafından saçları çekilerek yönetilen aptal bir insanı alkışlamayı tercih eder. Çünkü toplum, görüntüye (Simülasyona) tapar. Jean Baudrillard’ın dediği gibi, gerçeğin kendisi (yemeği yapanın fare olduğu) o kadar korkunçtur ki, toplum bu gerçeği örtmek için Linguini simülasyonuna sarılır. Linguini, sistemin vitrin mankenidir; Remy ise o vitrinin arkasındaki sömürülen emekçidir.

    -Mutfak Bir Sanat Atölyesi Değil, Bir Fabrikadır

    Gusteau’nun mutfağı, dışarıdan romantik görünse de, içeriden bakıldığında Marx’ın tarif ettiği “Fabrika”nın ve Michel Foucault’nun “Disipliner Toplum”unun mükemmel örneğidir.

    Mutfak hiyerarşisi (Tugay Sistemi / Brigade de Cuisine), tamamen askeridir. Şef, Sous-şef, Şef dö Partie, Komiler… herkesin yeri, görevi ve duracağı santimetrekare bellidir. Colette karakteri, bu sistemin en sadık askeridir. Kurallara uyar, tarifi asla değiştirmez, emirlere itaat eder. Colette için yemek yapmak bir “Sanat” değil, bir “Prosedür”dür.

    Remy mutfağa girdiğinde, sadece hijyen kurallarını değil, bu faşizan hiyerarşiyi de bozar. Kaynayan çorbaya müdahale etmesi, Marksist terminolojide “İşçinin üretim aracına el koymasıdır.” Remy, tarifi (kanunu) değiştirerek, mutfağın katı düzenine anarşist bir dokunuş yapar.

    Filmin kötü adamı Şef Skinner ise, sanatı metalaştıran vahşi kapitalisttir. Gusteau öldükten sonra onun ismini ve yüzünü dondurulmuş gıdalara (Burrito, Pizza) satarak, “sanatı” seri üretime kurban eder. Skinner için lezzet önemli değildir, kâr marjı önemlidir. Remy’nin savaşı, sadece fare olduğu için değil; aynı zamanda “Zanaat”ı (Craft), “Sanayi”ye (Industry) karşı savunduğu için devrimcidir.

    -Anton Ego ve “Proust Anı” (Sublime)

    Filmin zirve noktası, korkunç yemek eleştirmeni Anton Ego’nun restorana geldiği andır. Ego, Kant’ın “Yüce” (Sublime) dediği estetik yargının bekçisidir. O, neyin sanat olup neyin çöp olduğuna karar veren Tanrı-Kral’dır. Odası bir tabut şeklindedir, çünkü o yaşayan bir ölüdür; zevk almayı unutmuş, sadece yargılayan bir akıl.

    Remy ona ne pişirir? Ratatouille. Bu, felsefi bir meydan okumadır. Ratatouille, bir “köylü yemeğidir”. Malzemeleri ucuzdur (kabak, patlıcan, domates), yapımı basittir. Bir krala, köylü yemeği sunmak…

    Ego ilk lokmayı aldığında, Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde romanındaki o meşhur “Madeleine Keki” anını yaşar. Lezzet, onu bir anda entelektüel kibrinden soyundurup çocukluğuna, annesinin mutfağına götürür.

    Kalemi elinden düşer. Çünkü Sanat, aklı yenmiş ve doğrudan “Duyguya” hitap etmiştir. Ego o an anlar ki; “yüksek sanat” (Haute Cuisine) ile “halk sanatı” (Ratatouille) arasındaki duvar yapaydır. Gerçek sanat, statüde değil, samimiyettedir.

    -Liyakat Yalanının Çöküşü

    Filmin sonunda Anton Ego, kariyerini bitirecek o meşhur eleştirisini yazar ve Gusteau’nun sloganını düzeltir:

    “Geçmişte Şef Gusteau’nun o meşhur sloganını “Herkes yemek yapabilir” küçümserdim. Ama şu an, ne demek istediğini anlıyorum: Herkes büyük bir sanatçı olamaz; ama büyük bir sanatçı, her yerden çıkabilir.”

    Bu cümle, filmin en dürüst ve acımasız anıdır. Disney’in alışık olduğumuz “Sen özelsin, istersen her şeyi başarırsın” yalanını reddeder. Hayır, herkes şef olamaz. Linguini olamadı mesela, garson oldu. Yeteneği yoktu ve zorlamadı. Ama bir kanalizasyon faresi, Paris’in en iyi şefi olabilir.

    Film bize “Fırsat Eşitliği” (her yerden çıkabilmek) ile “Sonuç Eşitliği” (herkesin yapabilmesi) arasındaki farkı öğretir. Meritokrasi (Liyakat), herkesin aynı bitiş çizgisinde olması demek değildir; herkesin aynı başlangıç çizgisinden başlayabilme hakkıdır.

    -Sonuç: Tavan Arasındaki Yeraltı Lokantası

    Ratatouille, “mutlu son” ile bitse de, bu bir Disney mutluluğu değildir. Realist bir sondur. Restoran kapanır (fareler yüzünden hijyen departmanı kapatır). Gusteau’nun efsanesi biter. Skinner işsiz kalır. Peki ne olur? Remy, kendi mekanını açar. Ama devasa tabelalı lüks bir restoran değildir bu. “La Ratatouille” adında, sadece bilenlerin geldiği, samimi bir bistrodur. Fareler, tavan arasında kendilerine ait gizli bir bölümde yemek yerler.

    Remy, sistemi tamamen değiştirememiştir. İnsanlar ve fareler hala tam olarak eşit değildir. Ama kendine “Yeraltında” (Underground) özgür bir alan yaratmıştır. Bu, bizim hikayemizdir. Belki Dünya’yı, o koca “Skinner”ların yönettiği sistemi değiştiremeyiz. Ama kendi “tavan aramızda”, kendi kurallarımızla, kendi sanatımızı ve fikrimizi icra edebiliriz.

    Yetenek, soyadınızda (Linguini) veya türünüzde (İnsan/Fare) değil; tutkunuzdadır. Ancak toplum, yeteneği değil, ambalajı sever. Eğer siz de kendinizi “yanlış bedene hapsolmuş” veya “yanlış yerde doğmuş” bir dahi gibi hissediyorsanız; Remy’nin yolundan gidin. Şapkanın altına saklanın, ipleri elinize alın ve ne olursa olsun, o çorbayı düzeltin. Çünkü Dünya vasatlıkla dolu ve o tencerenin karıştırılmaya ihtiyacı var.

    Kaynaklar:

    -[Kant ve Estetik Yargı]: plato.stanford.edu

    -[Marx ve Yabancılaşma]: plato.stanford.edu

    -[Proust Anı]: plato.stanford.edu

  • Dijital Kafes ve Simülasyon Çölü: Wreck-It Ralph

    Dijital Kafes ve Simülasyon Çölü: Wreck-It Ralph

    Wreck-It Ralph Evreninin Felsefi Anatomisi

    Disney animasyonlarının en büyük illüzyonu, renkli piksellerin altına gizlenmiş karanlık felsefi sorularıdır. 2012 yılında Wreck-It Ralph (Oyunbozan Ralph) ile tanıştığımızda, karşımızda sadece bir atari oyunu nostaljisi yoktu; Jean-Paul Sartre’ın varoluşçuluğuyla boğuşan bir anti-kahraman vardı.

    Ancak hikaye orada bitmedi. 2018’de Ralph Breaks the Internet (Ralph ve İnternet) vizyona girdiğinde, mesele artık “Ben kimim?” sorusu değildi. Mesele, Jean Baudrillard’ın “Simülasyonu”nun, Guy Debord’un “Gösteri Toplumu”nun ve dijitalleşen bilincimizin bir haritasını çıkarmaktı.

    Bu yazı, Ralph’in 8-bitlik küçük dünyasından çıkıp, fiber optik kabloların sınırsız ama tekinsiz okyanusunda nasıl kaybolduğunun felsefi analizidir.

    -8 Bitlik Varoluşçuluk ve Sartre’ın Kötü Adamı

    Ralph’in ilk filmdeki yolculuğu, aslında klasik bir varoluş sancısıydı. Ralph, Fix-It Felix oyununun “kötü adamı” (villain) olarak programlanmıştı. Her gün aynı binayı yıkıyor, her gün çatıdan atılıyor ve her gün çamurun içinde uyuyordu.

    Sartre’ın meşhur “Varoluş özden önce gelir” sözü, Ralph için tersine işliyordu. Ralph’in “özü” (kötü adam olmak), varoluşundan önce kodlanmıştı. O, bir kod mahkumuydu.

    Film boyunca gördüğümüz “Kötü Adamlar Anonim” toplantısı, aslında kaderine hapsolmuş ruhların bir grup terapisidir. Orada edilen o meşhur yemin; “Kötü adam olmam, kötü biri olduğum anlamına gelmez,” cümlesi, Ralph’in kendi “özünü” reddedip, eylemleriyle yeni bir kimlik inşa etme çabasıydı.

    İlk filmin sonunda Ralph, oyunun dışına çıkıp kahraman olmaya çalışmaktan vazgeçti. Bunun yerine, kendi rolünü kabullendi ama o rolü “sevgiyle” doldurdu. Vanellope’yi kurtarmak için kendini feda etmeye hazır olduğunda, Sartre’ın bahsettiği o “özgür iradeyi” kullandı.

    Kodları değişmemişti ama bilinci değişmişti.

    Ralph, küçük ve kapalı bir toplumda (Arcade salonu) huzuru bulmuştu. Ancak fiş çekilip yerine Wi-Fi takıldığında, o güvenli “modernite” bitti ve yerini kaotik “post-modernite” aldı.

    -İnternete Hoş Geldiniz, Gerçekliği Kapıda Bırakın

    İkinci film, Ralph ve Vanellope’nin Wi-Fi router’ından geçip internete girmesiyle başlar. Bu geçiş, sadece mekansal bir değişim değildir; Jean Baudrillard’ın “Simülakr ve Simülasyon” teorisine yapılan sert bir giriştir.

    Baudrillard’a göre modern çağda “gerçek” yok olmuş, yerini gerçeğin kusursuz kopyaları (simülasyonlar) almıştır. Filmde İnternet şehri, gökdelenleri, uçan araçları ve sınırsız neon ışıklarıyla fiziksel dünyadan (o tozlu atari salonundan) çok daha “canlı” ve “gerçek” tasvir edilir.

    Vanellope’nin trajedisi tam olarak burada başlar. Kendi oyunu Sugar Rush (Şeker Yarışı), öngörülebilir ve sıkıcıdır. Ancak internetteki Slaughter Race (Kıyım Yarışı), tehlikeli, kaotik ve “hiper-gerçek”tir.

    Vanellope, fiziksel evini terk edip, tamamen dijital bir bulut tabanında yaşamayı seçer.

    Bu, günümüz insanının metaforudur. Fiziksel gerçekliğin sıkıcılığından kaçıp; Instagram filtrelerinde, Metaverse avatarlarında veya MMORPG oyunlarında yaşamayı tercih eden modern insanın durumu… Vanellope için simülasyon (internet), gerçeğin (atari salonu) yerini almıştır. Artık harita, toprak parçasından daha değerlidir.

    -Guy Debord ve Gösteri Toplumu (Like Uğruna Şebekleşmek)

    Filmin belki de en rahatsız edici ama en dürüst kısmı, Ralph’in para kazanmak zorunda olduğu bölümdür. Sugar Rush oyununun direksiyon parçasını (eBay’den almak için) gereken parayı bulmak zorundadırlar. Çözüm nedir? Viral olmak.

    Ralph, BuzzzTube adlı platformda saçma sapan videolar çekmeye başlar. Acı biber yer, yüzüne arı koyar, komik danslar yapar. Ralph, onurlu bir “kötü adam”dan, dijital bir şebeğe dönüşür. Bu süreç, Fransız filozof Guy Debord’un “Gösteri Toplumu” eleştirisinin birebir yansımasıdır. Debord, modern toplumda “olmanın” yerini “sahip olmanın”, onun da yerini “görünür olmanın” aldığını söyler.

    Ralph’in değeri artık dostluğu veya gücüyle değil, topladığı “Kalpler” (Likes) ile ölçülmektedir. Kalp sayısı arttıkça para kazanır, ama ruhundan parça kaybeder. Özellikle Ralph’in “Yorumlar Kısmı”na (Comments Section) girdiği sahne, internetin psikolojik şiddetini yüzümüze çarpar. Yesss (Algoritma karakteri) ona altın kuralı hatırlatır: “Asla yorumları okuma.” Çünkü o yorumlar, anonimliğin verdiği cesaretle insanların içindeki nefreti kustuğu yerdir.

    Ralph’in o odada omuzlarının çökmesi, siber zorbalığın animasyon tarihindeki en hüzünlü tasviridir.

    -Algoritma Tanrıları ve Özgür İrade İllüzyonu

    Filmdeki “KnowsMore” (Her Şeyi Bilen) arama çubuğu karakteri, sadece komik bir yan karakter değildir; o modern çağın kâhinidir. Ralph daha cümlesini bitirmeden o tamamlar. Agresif bir şekilde “Bunu mu demek istedin?” diye sorar.

    Bu, “Algoritmik Yönetimsellik”tir. Biz internette özgürce dolaştığımızı sanırız ama aslında algoritmaların çizdiği dar koridorlarda yürürüz. Filmdeki “Pop-up” reklamlar, Spamley karakteriyle sembolize edilir.

    Bizi sürekli bir yerlere çekmeye, bir şeyler satmaya çalışırlar.

    Burada filmin en karanlık sokağına, Dark Web’e (Karanlık Ağ) inerler. Gord ve Double Dan karakterleriyle tanıştığımız bu yer, internetin cilalı yüzünün altındaki lağımdır. Virüslerin satıldığı, kimliklerin kopyalandığı yer. Film, çocuklara hitap etmesine rağmen internetin bu tekinsiz tarafını göstermekten çekinmez.

    -Güvensizlik Virüsü ve Kimliğin Parçalanması

    Filmin finali, devasa bir canavarla savaşı içerir. Ama bu canavar bir ejderha veya uzaylı değildir. Bu canavar, Ralph’in ta kendisidir.

    Ralph’in Vanellope’yi kaybetme korkusu, Dark Web’den aldığı virüsle birleşir ve tüm interneti saran milyonlarca “Zombi Ralph” yaratır.

    Bu, muazzam bir psikolojik metafordur. İnternet, bizim güvensizliklerimizi, takıntılarımızı ve korkularımızı “çoğaltır”. Ralph’in “Beni bırakma” diyen yapışkan halleri, virüs sayesinde bir DDOS saldırısına dönüşür. Ralph, aslında interneti değil, kendi egosunu kırmak zorundadır.

    Toplumun Karanlık Yüzü: Zootopia yazımızda korkunun toplumu nasıl yönettiğini görmüştük. Burada ise “bağlanma sorununun” ve “yalnız kalma korkusunun” dijital dünyada nasıl bir felakete dönüştüğünü görüyoruz. Ralph, ancak kendi güvensizliğiyle yüzleşip onu bıraktığında, interneti kurtarabilir.

    -Sonuç: Simülasyonu Kabullenmek

    Wreck-It Ralph 2, mutlu sonla bitiyor gibi görünse de aslında hüzünlü bir kabullenişle biter. Vanellope ve Ralph ayrılır. Biri simülasyonda (İnternet) kalır, diğeri gerçekliğe (Atari) döner. Artık iletişimleri ekranlar üzerindendir.

    Bu, bizim hikayemizdir. Dostlarımızla, sevdiklerimizle artık aynı odada değil, ekranların arkasında buluşuyoruz. Baudrillard haklıydı; simülasyon, gerçeği yuttu. Vanellope’nin güneşin doğuşunu pikseller üzerinden izleyip “Ne kadar güzel” demesi, insanlığın yeni durumudur.

    Ralph interneti kırdı mı? Hayır. İnternet Ralph’i kırdı, parçalara ayırdı ve sonra yeni bir formda birleştirdi. Tıpkı her gün bizi şekilden şekle soktuğu gibi.

    Kaynaklar:

    -[Simülasyon Kavramı]: plato.stanford.edu

  • Nietzsche’nin Örümceği: Spiderman: Into the Spider-Verse

    Nietzsche’nin Örümceği: Spiderman: Into the Spider-Verse

    Üstinsanın Demokratikleşmesi

    Süper kahraman filmlerinin birbirinin kopyası haline geldiği, “seçilmiş kişi” anlatılarının fabrikasyon ürününe dönüştüğü bir çağda, 2018 yılında bir “hata” (glitch) gerçekleşti. Spiderman: Into the Spider-Verse (Örümcek Adam: Örümcek Evreninde), sadece animasyon tekniğiyle değil, sunduğu felsefi altyapıyla da türünün sınırlarını parçaladı.

    Çoğu izleyici için bu film, Miles Morales’in büyüme hikayesinden ibaretti. Ancak yüzeydeki o rengarenk pop-art estetiğini kazıdığınızda, karşınıza Friedrich Nietzsche’nin bıyıklarını burarak izleyeceği bir soru çıkıyor: “Tanrı öldü (Peter Parker öldü). Peki şimdi onun tahtına kim, nasıl oturacak?”

    Bu yazımızda; Stan Lee’nin “O maskeyi herkes takabilir” sloganının altındaki demokratik yalanı, Kierkegaard’ın “İman Sıçraması”nı ve Miles Morales’in bir “kopya” olmaktan çıkıp nasıl bir “Üstinsan”a dönüştüğünü inceleyeceğiz.

    -Mükemmel Olanın Ölümü: Apollon ve Dionysos Çatışması

    Film, bize iki farklı Peter Parker sunarak başlar. İlki; sarışın, mavi gözlü, hayatı rayında, Noel albümü çıkaran, mısır gevreği markası olan “Mükemmel Peter”dır. Nietzscheci terminolojide bu, Apollon’u temsil eder: Düzen, ışık, rasyonellik ve kusursuzluk. O, toplumun idealize ettiği kahramandır. Ve film, bu “kusursuz idolü” ilk 15 dakikada vahşice öldürür.

    Neden? Çünkü “Mükemmel Kahraman”, insan gelişiminin önündeki en büyük engeldir. O ulaşılamazdır, statiktir. Onun ölümü, bir “Ontolojik Kriz” yaratır. New York halkı (ve izleyici) şoktadır. Koruyucu baba figürü yok olmuştur.

    İşte tam bu boşlukta sahneye Peter B. Parker girer. Göbekli, boşanmış, depresif, eşofmanla dolaşan ve hayatın sillesini yemiş Peter. Bu da Dionysos’tur: Kaos, acı, sarhoşluk ve gerçeklik.

    Miles Morales’in eğitimi, mükemmel olanın (Ölü Peter) gölgesinde değil, kusurlu olanın (Peter B. Parker) rehberliğinde gerçekleşir. Film bize şunu fısıldar: Kahramanlık, kusursuzluktan değil; acının ve başarısızlığın kucaklanmasından doğar. Nietzsche’nin dediği gibi; “Beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir.” Göbekli Peter’ın varlığı, kahramanlığın kutsallığını bozar ve onu insani bir seviyeye, “erişilebilir” bir acıya indirger.

    -Maskeyi Herkes Takabilir Yalanı

    Filmin pazarlama sloganı ve ana teması şudur: Maskeyi herkes takabilir.

    Bu, kulağa çok hoş gelen, modern dünyanın bayıldığı “demokratik” ve “eşitlikçi” bir söylemdir. Ancak felsefi açıdan bu önerme oldukça sorunludur. Eğer herkes süper kahraman olabilirse, kahramanlığın bir değeri kalır mı?

    Tıpkı Toplumun Karanlık Yüzü: Zootopia yazımızda bahsettiğimiz o ışıltılı “Herkes her şey olabilir” sloganının altından çıkan toplumsal önyargılar gibi, Stan Lee’nin sloganı da bireysel bir devrim gerektirir. Sistem size olabileceğiniz şeyi söyler (Sürü Ahlakı), Üstinsan ise ne olacağına kendi karar verir.

    Nietzsche, “Sürü Ahlakı” kavramında, toplumun bireyi ortalama bir seviyeye çekmeye çalıştığını söyler. Eğer “herkes” özel ise, “hiç kimse” özel değildir.

    Ancak Spider-Verse, bu tuzağa düşmez ve bu sloganı ters köşe yapar. Evet, radyoaktif örümcek herkesi ısırabilir (rastlantısallık).

    Ancak herkes “Spider-Man” olamaz. Miles’ın yolculuğundaki en büyük engel, yetenekleri değil; “Taklit” etmeye çalışmasıdır. Başkası gibi dövüşmeye, başkası gibi ağ atmaya, “Ölü Peter”ın mirasını taşımaya çalışır. Ve her seferinde başarısız olur. Pelerini ayağına dolanır.

    Buradaki alt metin şudur: Maskeyi herkes takabilir ama maske, takan kişinin şeklini almalıdır. Miles, ne zaman ki kendi kostümünü sprey boyayla siyaha boyar (Simgesel olarak: Mirası reddedip kendi değerlerini yaratmak), işte o zaman Üstinsan’a dönüşür. Nietzsche’nin Üstinsan’ı, eski levhaları (değerleri) kıran ve kendi ahlakını yaratan kişidir. Miles’ın kostümünü boyaması, bir vandallık değil; bir “Değer Yaratımı” eylemidir.

    -Kierkegaard ve O Meşhur Sahne: “Leap of Faith”

    Sinema tarihinin en etkileyici sahnelerinden biri: Miles’ın gökdelenin tepesinden kendini boşluğa bıraktığı o an. Peter B. Parker’a sorar: “Hazır olduğumu ne zaman bileceğim?” Peter cevap verir: “Bilemezsin. Bu bir iman sıçramasıdır (Leap of Faith).”

    Bu terim doğrudan Danimarkalı varoluşçu filozof Søren Kierkegaard’a aittir. Kierkegaard’a göre hayat, rasyonel kararlarla değil; mantığın bittiği yerde alınan riskli kararlarla, yani “sıçramalarla” anlam kazanır.

    Miles camı kırdığında ve aşağıya düştüğünde (kamera açısı sanki o düşmüyor da yükseliyormuş gibi terstir), rasyonel olarak hazır değildir. Ağ atıcıları hala bozuktur, tecrübesizdir. Ama “seçim” yapmıştır. Varoluşçuluğun temeli budur: Varoluş, özden önce gelir. Miles, önce “Spider-Man” olup (özü kazanıp) sonra atlamaz. Önce atlar (varoluşunu ortaya koyar) ve bu eylem onu Spider-Man yapar.

    O sahnede camın kırılma sesi, Miles’ın çocukluğunun ve korkularının parçalanma sesidir. O düşüş, bir intihar değil; bir doğuştur.

    -Çoklu Evren Nihilizmine Karşı “Amor Fati”

    Film, “Çoklu Evren” (Multiverse) kavramını kullanır. Sonsuz sayıda evren, sonsuz sayıda Spider-Man… Rick and Morty gibi yapımlarda bu durum genellikle Nihilizm (Hiçlik) ile sonuçlanır: “Sonsuz versiyonum varsa, benim yaptıklarımın ne önemi var?”

    Ancak Spider-Verse, bu nihilizmi Amor Fati (Kaderini Sev) ile yener. Filmin kötü adamı Kingpin (Wilson Fisk), ailesini kaybetmiştir ve bu kaybı kabullenemez. O, kaderi değiştirmek için evrenin dokusunu yırtmaya, gerçekliği parçalamaya hazırdır. Kingpin, “Olanı reddeden” adamdır. Yas tutmayı bilmez, o yüzden canavara dönüşür.

    Miles ise tam tersidir. Amcası Aaron’ı (Prowler) kaybettiğinde, bu travma ile yüzleşir.

    Peter B. Parker, kendi başarısız evliliği ve göbeğiyle yüzleşir.

    Gwen Stacy, en yakın arkadaşını kaybetmesiyle yüzleşir.

    Kahramanlar, acıyı (kaderi) kucaklarlar. Kingpin ise acıdan kaçmak için Dünya’yı yakar.

    Film bize şunu söyler: Hepimiz farklı evrenlerde, farklı hayat şartlarında olabiliriz ama hepimizi bağlayan şey ortak acılarımızdır. Örümcek-Adam olmanın şartı süper güçler değil; kaybetmeyi bilmek ve buna rağmen ayağa kalkmaktır.

    -Estetik Olarak Devrim: Yabancılaşma Efekti

    Filmin animasyon tekniği bile felsefidir. Miles filmin başında saniyede 12 kare (12 fps) ile hareket ederken, dünyanın geri kalanı 24 kare ile hareket eder. Miles, kendi dünyasına uyumsuzdur, “takılıyor” gibidir.

    Ne zaman ki o “iman sıçramasını” gerçekleştirir, Miles da 24 kareye çıkar ve evrenle senkronize olur. Bu, formun içeriğe hizmet ettiği muazzam bir detaydır.

    Ayrıca filmdeki konuşma balonları, ekrandaki “BOOM”, “POW”, “DAP” yazıları; Bertolt Brecht’in “Yabancılaşma Efekti”ni hatırlatır. Film bize sürekli “Bu bir çizgi roman, bu bir kurgu” der. Bizi hikayenin içine hapsedip uyutmaz, aksine bizi “izlediğimiz şeyin farkında olan” aktif bir gözlemciye dönüştürür.

    Bizi gerçeklikten koparır ki, gerçeğin kendisine (acılarımıza, potansiyelimize) dışarıdan bakabilelim.

    Sonuç: Kendi Hikayeni Yazmak

    Spider-Man: Into the Spider-Verse, “Stan Lee öldü, şimdi ne olacak?” sorusuna verilmiş en güzel cevaptır. Cevap şudur: Stan Lee’nin yerine kimse geçmeyecek. Ama herkes kendi hikayesinin kahramanı olabilir.

    Film, Nietzsche’nin öğretisini bir pop-kültür ikonuna giydirir: Geçmişin idollerini (Mükemmel Peter) yık. Acıyı ve kaosu (Göbekli Peter) kucakla. Sürüden ayrıl, kendi kostümünü boya (Değer yaratımı). Ve mantığın bittiği yerde, o camı kırıp boşluğa atla.

    Çünkü maskeyi takan kişi “özel” biri değildir. Maske, takan kişiyi “özel” kılmaz. Kişi, o maskenin içini kendi eylemleriyle doldurduğu sürece kahramandır. Ve senin evreninde, o maskenin arkasında sadece sen olabilirsin.

    Kaynaklar:

    -[Søren Kierkegaard]: plato.stanford.edu

    -[Animasyon Stili Hakkında İnceleme]: slashfilm.com

  • Toplumun Karanlık Yüzü: Zootopia

    Toplumun Karanlık Yüzü: Zootopia

    Biyopolitika, Korku İmparatorluğu ve “Evcilleştirilmiş” Toplum

    2016 yılında vizyona girdiğinde herkes Disney’in yeni harikası Zootopia’yı (Türkiye’deki adıyla Zootropolis) konuştu. Rengarenk bir şehir, konuşan hayvanlar, Shakira’nın seslendirdiği bir ceylan ve “İstersen her şey olabilirsin” diyen o klasik Amerikan rüyası sloganı… Çocuklar için eğlenceli bir polisiyeydi. Ancak yetişkinler için, özellikle de satır aralarını okumayı bilenler için Zootopia, son yılların en karanlık ve en keskin politik distopyalarından biriydi.

    Şimdi Zootopia 2 sinemalardayken ve bizleri yeniden o “harika” şehre davet ederlerken, ilk filmin üzerindeki o şirin örtüyü kaldırmanın vakti geldi. Çünkü Judy Hopps’un o büyük kulaklarının duyduğu ama anlamlandıramadığı şeyler, aslında modern toplumun en büyük kâbuslarını fısıldıyordu: Biyopolitika, ırkçılığın genetik kodlara işlenmesi ve korku ile yönetilen kitleler.

    Zootopia, bir ütopya değil; Michel Foucault’nun kâbusu, Thomas Hobbes’un ise ıslak rüyasıdır. Gelin, tavşan deliğinin ne kadar derine indiğine bakalım.

    -“Her Şey Olabilirsin” Yalanı ve Neoliberal Tuzak

    Filmin ana mottosu olan “Zootopia’da herkes her şey olabilir” sloganı, modern kapitalizmin ve neoliberalizmin en büyük pazarlama stratejisidir. Bize bir tavşanın polis olabileceği gösterilir ama sistemin arka planındaki devasa eşitsizlik ustaca gizlenir.

    Zootopia şehri, biyolojik farklılıkların “görmezden gelindiği” bir yer gibi sunulur. Ancak şehir mimarisi bile ayrımcılık üzerine kuruludur. Çöl hayvanları için ayrı, kutup hayvanları için ayrı bölgeler vardır.

    Bu, günümüz metropollerindeki “Getto” sisteminin modernize edilmiş halidir. Bir fil ile bir farenin aynı dondurmacıdan hizmet almasının yarattığı lojistik kâbus, filmde “komik” bir sahneyle geçiştirilir (Fil dondurması sahnesi).

    Ancak bu sahne, biyolojik determinizmin (canlının doğasının kaderi olması) aslında hiç aşılmadığını, sadece “tolere edildiğini” gösterir.

    Judy Hopps, sistemin “bakın, biz ayrımcı değiliz” demek için vitrine koyduğu o “seçilmiş azınlık”tır.

    Sistem, bir tavşanı polis yaparak milyonlarca diğer tavşanın havuç tarlasında kalmasına neden olan düzeni meşrulaştırır. Bu, felsefede “İstisna kuralı bozmaz, aksine kuralın gücünü pekiştirir” ilkesidir.

    -Yırtıcılar ve Avlar: Biyopolitik Bir Savaş

    Filmin kalbinde yatan çatışma, felsefeci Michel Foucault’nun “Biyopolitika” kavramının animasyon halidir. Biyopolitika, iktidarın “bedenler” ve “nüfuslar” üzerindeki denetimidir.

    Zootopia evreninde nüfusun %90’ı Av (Prey), %10’u ise Yırtıcıdır (Predator). Tarihsel olarak yırtıcılar, avları yemiştir. Ancak Zootopia’da bir “Toplum Sözleşmesi” (Social Contract) imzalanmıştır. Yırtıcılar, içgüdülerini (biyolojilerini) bastırmayı kabul etmiş, karşılığında medeniyete dahil edilmiştir.

    Buradaki karanlık alt metin şudur: Yırtıcıların “medenileşmesi”, kendi doğalarına ihanet etmeleri şartına bağlanmıştır. Nick Wilde’ın çocukluğunda, sırf bir tilki olduğu için izci grubunda ağzına zorla tasma takılması, toplumun “öteki” gördüğü sınıfa uyguladığı şiddetin en net örneğidir.

    Filmdeki kriz, bu sözleşmenin bozulmasıyla başlar. “Gece Uluyanlar” (Night Howlers) adlı bitki, yırtıcıları “vahşileştirir”. Burada çok ince bir biyolojik ırkçılık eleştirisi vardır. Toplum, bir yırtıcı suç işlediğinde bunu “bireysel bir suç” olarak değil, “DNA’sına geri dönüş” olarak kodlar.

    Bir tavşan suç işlediğinde “kötü bir tavşandır”. Ama bir kaplan suç işlediğinde “O zaten bir kaplan, doğası bu” denir. Zootopia, suçun biyolojikleştirilmesini eleştirir gibi görünse de, aslında korkunun ne kadar hızlı yayılabileceğini göstererek bizi dehşete düşürür.

    -Korku Mimarisi: Machiavelli ve Bellwether

    Filmin gizli kötüsü, sevimli kuzu Başkan Yardımcısı Bellwether, makyavelist iktidarın kusursuz bir temsilidir. Onun stratejisi basittir: “Korku, her zaman sevgiden daha iyi birleştirir.”

    Bellwether, nüfusun %90’ını oluşturan av grubunu (koyunlar, tavşanlar, domuzlar), %10’luk yırtıcı azınlığa karşı kışkırtır. Bunu yapmak için “sahte bir kriz” yaratır. Yırtıcıları vahşileştiren ilacı bizzat kendisi ürettirir ve bunu “biyolojik bir salgın” gibi sunar.

    Bu senaryo size tanıdık geldi mi? Tarih boyunca iktidarlar, çoğunluğu konsolide etmek için her zaman bir “iç düşman” yaratmıştır. Bellwether’ın planı, Carl Schmitt’in “Dost-Düşman Ayrımı” teorisidir. Eğer bir düşmanınız yoksa, bir tane yaratmalısınız. Zootopia’da bu düşman, komşunuz olan, iş arkadaşınız olan, yıllardır barış içinde yaşadığınız kurt, kaplan ve aslandır.

    Filmde Judy Hopps’un basın toplantısında söylediği o talihsiz sözler “Onların DNA’sında var olabilir” toplumdaki ince çatlağı bir anda devasa bir uçuruma dönüştürür.

    Metroda annenin çocuğunu kaplandan uzaklaştırdığı sahne, toplumsal güvenin nasıl bir saniyede çökebileceğinin en gerçekçi tasviridir. Bu, Hobbes’un bahsettiği “İnsanın insanın kurdu olduğu” (Homo homini lupus) doğa durumuna geri dönüştürür. Medeniyet dediğimiz şey, bir basın açıklamasıyla yıkılabilecek kadar ince bir buz tabakasıdır.

    -Panoptikon: Bizi Kim İzliyor?

    Zootopia’da gözden kaçan bir diğer detay, şehrin devasa bir gözetim ağıyla (Surveillance) donatılmış olmasıdır. Her yerde kameralar vardır. Trafik kameraları bir olayı çözmek için kullanılır ama aynı zamanda bu, Panoptikon hapishanesinin modern versiyonudur.

    Kurtların ulumasını engellemeye çalışmaları, hayvanların doğalarına aykırı davranmaya zorlanması… Şehir, sakinlerinden sürekli bir “performans” bekler. Uysal ol, medeni ol, dişlerini gösterme. Gösterirsen, sistem seni anında kusar.

    Nick Wilde karakteri, bu sisteme karşı geliştirilmiş bir savunma mekanizmasıdır: Kinizm. Nick, sistemin ikiyüzlülüğünü görmüş ve “Madem toplum beni sinsi bir tilki olarak görüyor, ben de dünyanın en iyi sinsi tilkisi olurum” demiştir. Bu, toplumun bireye dayattığı kimliğin (Identity Politics), birey tarafından bir zırh olarak giyilmesidir. Judy Hopps’un saflığı (naifliği) ile Nick’in nihilizmi arasındaki çatışma, aslında “İdealizm” ile “Realizm”in savaşıdır.

    -Zootopia Sonu Mutlu Muydu?

    İlk filmin sonunda sorunlar “çözülmüş” gibi görünür. Kötü kuzu hapse atılır, aslan belediye başkanı geri döner, Judy ve Nick ortak olur. Mutlu son mu? Felsefi açıdan hayır.

    Çünkü sistem değişmemiştir. Yırtıcılar hala azınlıktır. Avlar hala sayıca üstündür. Korku tohumları bir kere ekilmiştir.

    Bu da yeni bir felsefi soruyu beraberinde getiriyor: “Öteki”nin de “Ötekisi” var mı? Memeliler kendi aralarında bir sözleşme imzaladı. Peki ya soğukkanlılar yani sürüngenler? Onlar bu sözleşmeye dahil mi? Yoksa Zootopia, sadece “sevimli ve tüylü” olanların medeniyeti mi? İkinci filmde muhtemelen bu sorunun cevabını göreceğiz.

    -Sonuç: Ütopya Yoktur, Yönetilebilir Kaos Vardır

    Zootopia, bir çocuk filmi kılığına girmiş sosyolojik bir tezdir. Bize şunu söyler: Medeniyet, içgüdülerimizi bastırdığımız kolektif bir yalandır. Bu yalanı sürdürmek için polis (Judy), devlet (Belediye Başkanı) ve bürokrasi (Tembel hayvanlar) gerekir.

    Ama en önemlisi, bu düzenin devam etmesi için her zaman bir “potansiyel suçluya” ihtiyaç vardır. İlk filmde bu yırtıcılardı. Bakalım Zootopia 2’de toplumun günah keçisi kim olacak?

    Film bittiğinde Shakira şarkı söylerken dans eden kaplanları görüp rahatlayabilirsiniz. Ama unutmayın; o kaplanın dişleri hala orada, sadece gülümsemek için kullanıyor. Ve Bellwether gibiler, o dişlerin ne zaman korku nesnesine dönüşeceğini çok iyi biliyorlar.

    Zootopia, hayvanlar aleminin değil, bizim beton ormanlarımızın, plazalarımızın ve ötekileştirme pratiklerimizin aynasıdır. Ve o aynada gördüğümüz şey, sevimli bir tavşandan çok daha korkutucudur.

    Kaynakça:

    [Michael Foucault – Biyopolitika]: dergipark.org.tr

    [Thomas Hobbes – Doğa Durumu Teorisi]: filomythos.com

    [Machiavelli – Korku Politikası]: evrimagaci.org

  • Oppenheimer Filminde Gösterilmeyen Gerçek Detaylar

    Oppenheimer Filminde Gösterilmeyen Gerçek Detaylar

    Casuslar, Şüpheli Cinayetler ve Radyoaktif Sırlar

    Daha önce Batman üçlemesi ile andığımız Christopher Nolan’ın gişe rekorları kıran “Oppenheimer” filmi, atom bombasının babası J. Robert Oppenheimer’ın karmaşık zihnini, Prometheusvari yükselişini ve düşüşünü muazzam bir sinematografiyle anlattı. Cillian Murphy’nin o buz mavisi bakışlarında vicdan azabını hissettik, Trinity testinin sessizliğinde koltuklarımıza çiviledik.

    Ancak 3 saatlik bir görsel şölen bile, tarihin bu en karmaşık olayını tamamen anlatmaya yetmez. Nolan, hikaye anlatıcılığı gereği odak noktasını Oppie’nin psikolojisinde tuttu. Fakat kameranın açısı dışında kalan, senaryoya sığmayan veya sadece “göz kırpıp geçilen” öyle detaylar var ki, bunlar filmin kendisinden çok daha karanlık.

    Manhattan Projesi’nin perde arkasında kalan; çözülemeyen şüpheli ölümlerden, hükümetin kendi halkına yaptığı radyoaktif ihanete kadar o gerçeklere yakından bakıyoruz.

    -Stalin Şaşırmadı Çünkü Truman’dan Bile Önce Biliyordu!

    Filmde, Potsdam Konferansı sırasında Başkan Truman’ın Sovyet lideri Stalin’e yaklaşıp “Yeni ve alışılmadık yıkıcı güce sahip bir silahımız var” dediği o gergin anı hatırlarsınız. Stalin sakince başını sallar ve “Umarım Japonlara karşı iyi kullanırsınız” der. Film ve genel tarih anlatısı, bunu Stalin’in “taş gibi soğukkanlılığına” bağlar.

    Ancak gerçek çok daha ilginç ve biraz da ironiktir: Stalin şaşırmadı, çünkü bombayı zaten biliyordu. Manhattan Projesi, tarihin en iyi korunan sırrı sanılsa da, aslında “kevgire dönmüş” bir güvenlik yapısına sahipti. Los Alamos’taki bilim insanları arasında Sovyet istihbaratına (NKVD) çalışan o kadar çok köstebek vardı ki, teknik çizimler Moskova’ya, Washington’dan daha hızlı ulaşıyordu.

    Özellikle Klaus Fuchs ve o sırada henüz 19 yaşında olan dahi çocuk Theodore Hall, bombanın kritik “içe çökme” (implosion) tasarımlarını çoktan sızdırmıştı.

    Tarihçilere göre Stalin, atom bombasının teknik detaylarına, o sırada henüz başkan yardımcısı olan ve Roosevelt ölene kadar projeden haberdar edilmeyen Harry Truman’dan çok daha hakimdi. Yani o sahnede Stalin’in gülümsemesi, bir poker oyuncusunun “elini görüyorum” gülümsemesiydi.

    -Jean Tatlock Olayı: İntihar mı, İstihbarat Cinayeti mi?

    Filmde Florence Pugh’un canlandırdığı Jean Tatlock karakterini, Oppenheimer’ın Komünist Parti üyesi olan tutkulu aşkı olarak izledik.

    Filmde, Jean’in depresyona girdiği ve küvette boğularak intihar ettiği gösteriliyor. Oppenheimer bu haberle yıkılıyor.

    Ancak “resmi tarihi kayıtlar” ile “adli tıp” arasındaki çelişkiler, burada bir cinayet şüphesini doğuruyor. Gerçek otopsi raporlarına göre, Jean Tatlock’un vücudunda yüksek dozda sakinleştirici (kloral hidrat) bulundu. Ancak tuhaf olan şuydu: Midesinde bu ilacın kalıntıları yoktu. Bu da ilacın ağızdan alınmamış, belki de zorla enjekte edilmiş olabileceği şüphesini doğurdu. Daha da önemlisi, “boğularak öldü” denmesine rağmen, ciğerlerinde çok az su vardı.

    Komplo teorisyenlerine ve bazı tarihçilere göre; Jean Tatlock, Oppenheimer üzerindeki etkisi ve komünist geçmişi nedeniyle ABD istihbaratı için fazla büyük bir riskti. Manhattan Projesi’nin başındaki adamın, bir komünistle yatak odası sırlarını paylaşması kabul edilemezdi. Jean Tatlock, bir bunalım sonucu mu öldü, yoksa “ulusal güvenlik” adına susturuldu mu? Bu soru, dosyanın en karanlık sayfalarından biridir.

    -“Şeytan Çekirdeği” (The Demon Core) ve Mavi Parıltı

    Filmde bilim insanlarını beyaz önlüklerle, güvenli laboratuvarlarda çalışırken görüyoruz. Ancak gerçekte Los Alamos’ta güvenlik önlemleri, bugünün standartlarına göre “delilik” seviyesindeydi. Filmde yer verilmeyen en ürkütücü olaylar, “Şeytan Çekirdeği” adı verilen 6.2 kilogramlık plütonyum küresiyle yaşandı.

    -Harry Daghlian (1945): Deney sırasında yanlışlıkla bir tuğlayı çekirdeğin üzerine düşürdü. Oda bir anda ölümcül bir mavi ışıkla parladı. Daghlian, çekirdeği eliyle iterek reaksiyonu durdurdu ve diğerlerini kurtardı ama kendisi 25 gün sonra korkunç acılar içinde, vücudu eriyerek öldü.

    -Louis Slotin (1946): Filmde John Cusack’ın oynadığı sahnede bu olaya bir gönderme yapılır ama gerçeği çok daha dramatiktir. Slotin, “kritiklik” deneyini elinde bir tornavidayla (!) yapıyordu. Tornavidanın ucu kaydı ve iki yarım küre kapandı. O meşhur “Mavi Parıltı” tekrar görüldü. Slotin, “Bunu yapacağımı biliyordum” diyerek kendini feda etti, kapağı fırlattı. 9 gün sonra hayatını kaybetti.

    Manhattan Projesi, sadece Japonya’da değil, kendi laboratuvarlarında da kurbanlar verdi.

    -Trinity Testinin “Unutulan” Kurbanları: Downwinders

    Nolan’ın filmindeki en görkemli sahne şüphesiz Trinity testidir. Geri sayım, sessizlik ve patlama… Çöl boş görünür, sadece bilim insanları ve askerler vardır.

    Ancak gerçekte o çöl boş değildi. Test alanı, New Mexico’daki yerleşim yerlerine sandığınızdan çok daha yakındı. Patlamadan sonra rüzgar, radyoaktif külü (fallout) kasabaların, çiftliklerin ve su kaynaklarının üzerine taşıdı. Bölge halkı sabah uyandıklarında gökyüzünden “kar gibi” beyaz küller yağdığını gördü. Çocuklar bu küllerle oynadı, ineklerin tüyleri beyaza döndü ve döküldü.

    Hükümet olayı örtbas etmek için “bir cephanelik patladı” yalanını uydurdu. Yıllar içinde bu bölgede (kendilerine Downwinders / Rüzgaraltı Sakinleri derler) kanser oranları tavan yaptı. Filmde kutlama yapan bilim insanları gösterilirken, kameranın göstermediği birkaç kilometre ötede, kendi vatandaşları radyoaktif bir kabusun içine uyanıyordu.

    -“Şimdi ben ölüm oldum” Sözü 20 Yıl Sonra Mı Söylendi?

    Trinity testi sonrası Oppenheimer’ın Bhagavad Gita’dan “Now I am become Death, the destroyer of worlds” dediği sahne filmin en ikonik anlarından biri.

    Ama ufak bir sorun var: 1945’te bunu duyan tek bir kişi yok. Ne General Groves, ne de yanındaki hiçbir bilim insanı böyle bir cümle hatırlamıyor. Oppenheimer bu cümleyi ilk kez 1965’te, yani tam 20 yıl sonra, NBC’ye verdiği televizyon belgeselinde söylüyor. Kamera karşısında, dramatik bir sessizlikten sonra…

    Yani bir efsane doğuyor ve bütün Dünya bunu 1945’te söylenmiş sanıyor. Kısacası, Oppenheimer kendi mitolojisini bizzat kendisi yaratıyor.

    -Hedef Seçimindeki Soğukkanlı Matematik

    Filmde Savaş Bakanı Stimson’ın Kyoto’yu “balayını orada geçirdiği için” listeden çıkardığı sahne, izleyiciye biraz insani hatta sempatik gelir. Ancak hedef seçiminin arkasındaki asıl mantık, tüyler ürpertici derecede bilimseldi.

    Hedef Komitesi, Hiroşima ve Nagazaki’yi özellikle seçmişti çünkü bu şehirler daha önce bombalanmamıştı. “Bakir” hedeflerdi. Neden mi böyle bir karar alındı? Çünkü bombanın gücünü tam olarak ölçmek istiyorlardı.

    Eğer daha önce bombalanmış bir şehre atarlarsa; yıkımın ne kadarının atom bombasından, ne kadarının eski saldırılardan olduğunu anlayamazlardı. Yani bu şehirler yıkılmak için değil, bilimsel bir deney tahtası olarak kullanılmak üzere aylarca saldırıdan korunmuştu. İçindeki sivillerle birlikte…

    -Truman’ın Gerçek Tepkisi

    Filmde Truman-Oppenheimer görüşmesi kısa ve duygusal geçiyor. Gerçekteyse Başkan Truman toplantıdan sonra sekreterine aynen şunu söylüyor: “Bir daha o ağlak herifi buraya sokmayın. Ellerinde kan var diye ağlıyor ama lanet olsun, ellerinde sadece mürekkep var!”

    Truman’a göre Oppenheimer bombayı yapan bilim insanı olarak sorumluluğu kabul etmeliydi; pişmanlık gösterisi yapmak yerine “Ben sadece teoriyi buldum” diyerek sıyrılmaya çalışıyordu. Bu sözler Truman’ın günlüklerinde ve yanındaki kişilerin anılarında birebir geçiyor. Soğuk, sert ve politikacıya yakışır bir çıkış.

    -Klaus Fuchs Olayı ve Oppenheimer’ın İtiraf Anı

    Filmde casusluk skandalı sadece birkaç saniyelik bir sahneyle geçiştirilir. Oysa gerçekte İngiliz fizikçi Klaus Fuchs’un 1950’de Sovyetler’e bilgi sızdırdığı ortaya çıkınca ortalık karışır.

    FBI, Los Alamos’taki herkesin peşine düşer, Oppenheimer da dahil. 1954’teki meşhur güvenlik soruşturmasında avukatı “Sovyetler’e hiç bilgi verdiniz mi?” diye sorunca Oppenheimer’ın verdiği cevap tarihe geçer: “Bilmiyorum… Hatırladığım kadarıyla hayır ama kesin bir şey yapmadım ama tamamen masum olduğumu da iddia edemem.”

    Evet, yanlış duymadınız. Adam kendi kendine “Belki ben de suçluyumdur” diyor. Bu cümle mahkeme tutanaklarında aynen duruyor ve Soğuk Savaş’ın paranoyasının zirvesi olarak kabul ediliyor. Dünya’nın gördüğü en büyük bilim insanlarından biri bile bu paranoya sebebiyle kendinden bile emin olamıyor.

    -Lewis Strauss’un tuvalet kavgası

    Oppenheimer’ın güvenlik izninin 1954’te iptal edilmesinin arkasında resmi olarak “komünist bağlantıları” yazıyor. Gerçek sebep çok daha kişisel: Lewis Strauss’un 7 yıllık kini. 1947’de bir bilim kongresinde tuvalet sırasında Strauss, hidrojen bombası konusunda teknik bir şeyler anlatırken Oppenheimer gülümseyip “Sevgili Lewis, bunu biraz fazla ciddiye alıyorsun” gibi bir laf eder.

    Strauss bunu ömrü boyunca unutmaz. Kendi günlüğüne “Oppenheimer beni herkesin içinde küçük düşürdü” diye yazar. Yıllar sonra Atom Enerjisi Komisyonu başkanı olduğunda ilk işi Oppenheimer’ı bitirmek olur.

    Senato duruşmalarında bile bu tuvalet anısı gizli gizli konuşulur. Nolan bu kısmı tamamen atlamış, oysa filmin bütün üçüncü perdesinin ana motoru aslında bu kişisel garez.

    -Oppenheimer ve UFO Dosyaları İddiası

    Ve son olarak, işin “komplo teorisi” ama bir o kadar da merak uyandıran kısmı. Filmde Oppenheimer’ı sadece fizik ve politika ile uğraşırken görüyoruz. Peki ya gökyüzündeki tanımlanamayan cisimler?

    II. Dünya Savaşı sırasında müttefik pilotları, uçaklarını takip eden ışıklı küreler gördüklerini rapor ediyorlardı. Savaşın en büyük teknolojik projesinin başındaki ismin, bu raporlardan habersiz olması imkansızdı. Bazı sızdırılan (ancak doğruluğu tartışmalı) “Majestic-12” belgelerine göre; Oppenheimer ve Einstein, 1947 yılında “Gökcisimlerinin Sakinleri ile İlişkiler” başlıklı çok gizli bir taslak rapor hazırladılar.

    Bu teorisyenlere göre Oppenheimer, sadece nükleer enerjiyi değil, Dünya dışı yaşam ihtimalini ve bunun ulusal güvenliğe etkilerini de araştıran gizli bir ekibin “beyniydi”.

    Nolan bu topa girmemiş olabilir ama tarihçiler, Oppenheimer’ın bilinmeyene olan merakının yalnızca atomlarla sınırlı olmadığını fısıldıyor.

    -Sonuç

    Oppenheimer filmi bir sinema başyapıtıdır, buna şüphe yok. Ancak tarih, her zaman senaryolardan daha karmaşık, daha acımasız ve daha sürprizlidir. Los Alamos’un tozlu yollarında sadece fizik formülleri değil; Sovyet casusları, şüpheli kadın ölümleri, radyoaktif küller altında kalan kasabalar ve belki de gökyüzünden gelen sırlar dolaşıyordu.

    Kaynaklar:

    [Demon Core Kazaları]: newyorker.com

    [Jean Tatlock Şüpheli Ölümü]: inkstickmedia.com

    [Casusluk İddiaları]: osti.gov

    [Majestic 12 Operasyonu]: reaganlibrary.gov

  • Devrimin Anatomisi: The Dark Knight Rises

    Devrimin Anatomisi: The Dark Knight Rises

    Neden Düşeriz? Modern Bir Destanın Sonu

    Serinin ikinci filmi The Dark Knight, bir yalan üzerine bitmişti. Joker’in anarşisine karşı düzeni sağlamak için Batman ve Gordon, “Asil Bir Yalan” söylemiş; Harvey Dent’in suçlarını örtbas ederek onu bir kahraman, Batman’i ise bir suçlu ilan etmişlerdi.

    The Dark Knight Rises, işte bu yalanın bedelini sorgulayarak başlar. Dent Yasası (The Dent Act) sayesinde Gotham’da suç bitmiştir. Hapishaneler dolmuş, sokaklar temizlenmiştir. Ancak bu barış, sahte bir barıştır ve temeli çürük olan her yapı gibi, çökmeye mahkumdur.

    Nolan bu filmde rotayı terörizmden (Joker) sınıf çatışmasına ve popülizme (Bane) çevirir. Eğer ikinci film “Kaos” ise bu film “Devrim”dir.

    -Joker’in Antitezi: Bane

    Joker’in bir planı yoktu, o sadece dünyanın yanışını izlemek istiyordu. Bane ise tam tersidir. Bane’in bir planı, bir ideolojisi ve askeri bir disiplini vardır. Joker anarşistse, Bane radikal bir devrimcidir.

    Bane, Gotham’a sadece yıkım getirmez; onlara zehirli bir “umut” getirir. Borsayı basması, zenginlerin evlerini yağmalaması ve halkı “şehrin kontrolünü ellerine almaya” çağırması tesadüf değildir. Bane, toplumun alt tabakasındaki öfkeyi kullanarak bir ayaklanma başlatır.

    Bane’in maskesi bile Joker’in makyajının zıttıdır. Joker yüzünü gizlemek değil, korkutmak için boyardı. Bane ise maskesini yaşamak için takar. Biri psikolojik acı verir, diğeri fiziksel acının ta kendisidir.

    -Edebi Referans: İki Şehrin Hikayesi

    İlk filmde Batman Begins için “Düşen Adam” hikayesi, ikinci film The Dark Knight‘da Borges referansı varken; Nolan bu final filmi için Charles Dickens’ın ünlü eseri, İki Şehrin Hikayesi’nden (A Tale of Two Cities) esinlenmiştir.

    Filmdeki mahkeme sahneleri, zenginlerin sürüklenerek Scarecrow’un (Korkuluk) kurduğu derme çatma mahkemelere çıkarılması ve “Sürgün mü, Ölüm mü?” diye yargılanması doğrudan Fransız İhtilali dönemindeki “Terör Dönemi”ne (Reign of Terror) ve giyotinli infazlara bir göndermedir.

    Filmde Komiser Gordon, Dickens’ın kitabından şu satırları okurken görülür: “Yaptığım bu iş, şimdiye dek yaptığım her şeyden çok daha iyi; gideceğim bu yer, şimdiye dek bildiğim her yerden çok daha huzurlu.” Nolan; Gotham’ı modern bir Paris’e, Bane’in yeraltı ordusunu ise ihtilalci Baldırıçıplaklar’a benzetir.

    -Kuyu Metaforu ve Korkunun Gücü

    Batman, Bane ile ilk karşılaşmasında fiziksel olarak değil, ruhsal olarak yenilir. Bane ona o meşhur repliği söyler: “Barış senin gücünü almış, zafer ise seni zayıflatmış.”

    Bruce Wayne’in beli kırılır ve bir kuyuya atılır. Bu kuyu, serinin başındaki (Batman Begins) kuyuya bir dönüş, yani bir çemberin tamamlanmasıdır. Bruce, kuyudan tırmanmaya çalışırken sürekli başarısız olur çünkü tırmanırken ip kullanır. Yani ölmekten korkmaz.

    Ancak oradaki yaşlı mahkum ona gerçeği fısıldar:

    “Ölümden korkmazsan, yapamazsın. Korku, seni kanatlandırır.”

    Burada Nolan, kahramanlık kavramını yeniden tanımlar. Gerçek kahramanlık korkusuz olmak değil, korkuyu bir güç olarak kullanıp tekrar ayağa kalkabilmektir. Korku özünde bir reflekstir, cesaret ise bir karar. Bruce Wayne ipi (güvenliği) bıraktığında, yani ölüm korkusunu tekrar hissettiğinde “yükselmeyi” (Rises) başarır.

    -Sınıf Savaşı ve Selina Kyle (Kedi Kadın)

    Kedi Kadın (Selina Kyle), filmin başında Bruce Wayne’e; “Fırtına geliyor Bay Wayne. Siz ve arkadaşlarınız, geriye kalan bizlere bu kadar az şey bırakıp, lüks içinde yaşayabileceğinizi sandınız.” der.

    Bu, filmin politik omurgasıdır. Bane, Gotham’ı dış dünyadan koparıp bir şehir devletine dönüştürdüğünde, aslında ezilenlerin “intikam” almasına izin verir. Ancak Nolan burada ince bir eleştiri yapar: Bane, halkın kurtarıcısı gibi görünse de aslında onları bir atom bombasıyla (reaktörle) rehin almıştır. Tıpkı tarihteki pek çok diktatörün “halk adına” yola çıkıp, halkı felakete sürüklemesi gibi. Bane aslında komünist bir devrimci değil, popülist bir diktatördür.

    -Sembolün Ölümsüzlüğü

    Film, serinin ana fikrini tamamlayarak biter. Batman, bombayı alıp okyanusa taşıdığında, Bruce Wayne olarak “ölür”.

    Ancak Batman bir sembol olarak ölümsüzleşir.

    Alfred’in İtalya’da Bruce’u gördüğü sahne, Bruce’un artık huzura kavuştuğunu; John Blake’in (Robin) mağarayı bulduğu sahne ise Batman’in bir kişi değil, bir “fikir” olduğunu kanıtlar.

    Batman’in ikinci filmde üstlendiği “kötü adam” rolünü, bu filmde gerçek bir kahramanlık eylemiyle temizlenmiştir. Yalan ortaya çıkmış, Bane, Gordon’ın mektubunu okumuştur ancak Batman yaptığı fedakarlıkla (bombayı uçurarak) halkın güvenini yalandan değil, gerçekten kazanmıştır.

    -Sonuç

    The Dark Knight üçlemesi; korkuyla başlar (Begins), kaosla sınanır (The Dark Knight) ve acıyla yükselerek biter (Rises).

    Nolan, bir süper kahraman hikayesi anlatmamıştır. O; suçun sosyolojisini, terörün psikolojisini ve medeniyetin ne kadar kırılgan olduğunu anlatan modern bir destan yazmıştır. Bu destan bize şunu öğretir: Düşmemizin nedeni, tekrar ayağa kalkmayı öğrenmektir.

    Kaynaklar:

    [A Tale of Two Cities esinlenmesi]: theguardian.com

    [Christopher Nolan Röportaj]: comingsoon.net

    [Filmin Politik Analizi]: theatlantic.com

    [Bane’in Psikolojik Analizi]: psychologytoday.com

  • Kaosun Felsefesi: The Dark Knight

    Kaosun Felsefesi: The Dark Knight

    The Dark Knight Neden Efsane?

    Film, tarihin en iyi açılış sahnelerinden biriyle Joker karakterini izleyiciye yani bize tanıtır. Joker özünde bir reaksiyondur, bir teröristtir. Nereden geldiğinin, nasıl ortaya çıktığının bir önemi yoktur. Vardır ve var olacaktır. Tıpkı bir gün uçakların ikiz kulelere çarpabileceği gibi, bir maçtan sonra canlı bombanın patlayabileceği gibi. Bunun nasıl olduğunun bir önemi yoktur. Önemli olan terörizmin var olduğudur ve her an yaşanabilir. Joker, Batman’in kurduğu sistemin cevabıdır. Joker, anarşizmdir.

    Batman, Savcı Harvey Dent ve Polis Müdürü Gordon suçluların canını okuyordur. Bu üçlü yasama, yürütme ve yargıyı yani devleti temsil etmektedir. Batman’e de sınırsız yetki verilmiştir. Batman artık 4. kol olmuştur. Bu yeni sistem, en açık şekilde filmin başlarında bulunan akşam yemeği sırasında Harvey Dent ve Bruce Wayne arasında geçen konuşmayla seyirciye aktarılıyor. Bu konuşmada Batman’i kim atadı sorusuna Harvey cevap verir.

    -Batman’i Kim Atadı?

    “Biz atadık, şehrimizi o pisliklerin ele geçirmesine izin veren herkes.” itiraz edilir. “Ancak burası bir demokrasi.” derler. Harvey’nin cevabı nettir. “Demokrasi tehlikeye girince Romalılar, demokrasiyi askıya alır ve bir kişiye imparatorluğu koruması için yetki verirdi.” Harvey için Batman tam da bu kişidir, şehri koruması için görevlendirilen o kişidir Batman. Harvey son bir cümleyle sözünü bitirir. “Ya kahraman olarak ölürsün ya da kötü birine dönüştüğünü görecek kadar uzun yaşarsın.”

    Suç dünyası bu yeni sisteme hemen karşılık verir. Terörle yani Joker ile reaksiyon gösterirler.

    Joker’in tek derdi, bu sistemin bir saçmalık olduğunu ispatlamaktır. Batman ve Ra’s al Ghul’un aksine Joker’in hiçbir sistemi yoktur. Joker’in sistemi, sistemsizlik yani kaostur. Ancak sistemi kırmak yetmez, Joker halkı da istiyordur. Bu noktada psikolojik savaş başlar.

    Alfred, Bruce’u uyarır. Geçmişte peşine düştüğü bir hırsızdan bahseder. “Bazı insanlar para gibi mantıklı şeylerin peşinde değildir. Satın almak, korkutmak, pazarlık yapmak ya da anlaşmak mümkün değildir. Yalnızca Dünya’nın yandığını seyretmek isterler.”

    Bruce başta bu uyarıyı anlayamaz. Bu filmde tartışmaya açık çok şey var aslında. Bunlardan en önemlisi de Joker’in “Yaralarım nasıl oldu, biliyor musun?” sorusu.

    -Yaralarım Nasıl Oldu, Biliyor Musun?

    Joker, bu soruyu sorduğu herkese farklı bir hikaye anlatır. Joker, yaralarının hikayesini karşısındaki kişiye göre anlatıyor. Bu sanıldığından çok daha korkunç bir şekilde karşısındaki kişiyi etkiliyor.

    Örneğin hikayesini önce siyahi mafya babası olan Gambol’a anlatıyor.

    Gambol’a anlattığı hikayede “Babam içkiciydi. Bir gün annemi kesti ve benim yüzüme de güzel bir gülücük kondurdu.” diyordu.

    Gambol’un çocukluğu nasıldı bilmesek de Joker’le ilk karşılaşmalarında tartışıyorlar. Joker, Gambol’a “Eğer işler böyle devam ederse Gambol’umuz babaannesine verecek bir tane bile penny bulamayacak” diyerek alay ediyor ve Gambol deliye dönüyor.

    Tabii ki Joker bir yolunu bularak Gambol’un geçmişini öğrenmiş. Eğer Gambol’un annesi öldürülmüş ve babası da hapse düşmüşse Gambol’un babaannesinin yanında büyümüş olması büyük bir olasılık. Ama özellikle Rachel’la arasında geçen diyalogda bu çok daha açık bir şekilde gözüküyor.

    Joker anlatmaya başlar. “Benim bir eşim vardı, aynı senin gibi kumar oynar ve tehlikeli adamlarla iş yapardı. Onu mutlu etmek için kendimi bu hale soktum ama ne oldu biliyor musun? Benim bu halime dayanamadı ve beni terk etti.”

    Bruce Wayne de aynı bu hikayedeki gibi Rachel’ı memnun etmek için Batman’e dönüşüyor çünkü Rachel, Bruce’a değişmesi gerektiğini söylüyor. Kendisi de suçluları yakalamak için büyük planlar yapıyor, yani aslında büyük kumar oynuyor; fakat Bruce, Batman olunca ona tahammül edemiyor ve terk ediyor. Tıpkı Joker’in hikayesindeki gibi.

    Bu da aslında şu anlama geliyor: Joker en baştan beri Batman’in kim olduğunu biliyor. Bu da kendini bilerek Gordon’a yakalatmasını açıklıyor. Joker, Batman’e “maskeni çıkar da kim olduğunu göster” derken gerçek yüzünden değil kişiliğinden bahsediyor. Bu yüzden Joker, Batman’e sürekli olarak farklı olmadıklarını ima ediyor ve “benden farklı değilsin” diyor. Bunu aklınızda tutun.

    -Bana Batman’i Verin

    Joker, Batman kostümü giymiş olan birine işkence ettiği bir videoyu haber kanallarına gönderir.

    Videoda Batman kimliğini açıklamadığı sürece her gün bir cinayet işleyeceğini açıklar. Videonun ardından Gotham tekrardan kaosa sürüklenir. Joker artık direkt olarak Batman’i hedef göstermektedir.

    Bruce Wayne’in anlayamadığı şey ise Joker’in “Sen olmazsan ben var olamam” ya da “Beni tamamlayan sensin” sözlerinde gizli. Batman aksiyondur, Joker ise reaksiyon. Şayet Batman kanunları çiğnemeseydi, mafya bir teröriste sığınmayacaktı ve Joker hiç var olmayacaktı.

    Savcı Harvey Dent’in ve Komiser Gordon’ın yüzlerce kişiyi hapse attırdığı, mafya babalarının davasına bakan yargıç öldürülür. Ardından Joker ve çetesi, Bruce Wayne’in düzenlediği partiyi basar.

    Baskın olacağından erkenden haberdar olan Bruce Wayne, Harvey’i korumaya alır. Joker her yaptığıyla halkı daha da terörize eder, korku salar ve devleti harekete geçmeye, etik değerleri çiğnemeye zorlar. Provoke eder. Batman’e de söylediği gibi, istediği şey kuralların çiğnenmesidir.

    Joker, insanları bu sistemin sahte olduğuna ikna etmeye çalışıyor ancak Batman’in sandığının aksine hedef kendisi değildir. Batman’in varlığı zaten tartışmalıdır. Joker tartışılmazı yani adaleti ve hukuk sistemini yıkmak istemektedir. Teraziyi tutan eli kesersen ne adalet kalır ne de başka bir şey. İşte Joker’in hedefi de tam olarak budur. Halka adaletin gerçekte var olmadığını göstermek istemektedir.

    Joker daha da ileri gider ve belediye başkanını öldüreceğini duyurur. Tüm uyarılara ve açık tehdide rağmen belediye başkanı saklanmıyor ancak halk korkuyordur. Beklenen olur ve Joker, başkana ateş açar.

    Ancak Gordon araya girer ve kendini feda eder. Yani emniyet kendini siyasiler için feda eder. Bu Gotham halkını şok eder. Joker, halka uyguladığı baskıyı arttırmaya devam ettikçe halk da buna tepki olarak Batman’in kellesini ister. 4. kolun ne kadar demokratik olabileceği soru işaretidir.

    Savcı Harvey Dent, Batman’in kendisi olduğunu iddia eder.

    Yani hukuk, 4. kola sahip çıkar hatta yaptıklarını üstlenir. Hedef Joker’i tuzağa düşürmektir. Joker, Dent’i öldürmek ya da yakalamak için harekete geçer. Batman ve Joker yüzleşir. Joker, Batman’in kendisini ezmesi için fırsat verir.

    Eğer Batman, Joker’i öldürürse kuralı çiğnemiş olacak ve Joker haklı çıkacaktır çünkü Batman’in sandığının aksine Joker onu yemliyordur. Harvey Dent’in Batman olmadığını zaten biliyordur. Joker’in amacı Batman’i kendisini öldürebilecek seviyeye getirmektir. Joker, Batman’in maskesini çıkaracağı sırada Gordon yetişir ve Joker’i yakalar.

    Gordon ölmemiştir ancak Joker’in başından beri planı budur. Gordon’u haksız çıkarmak ve yalan söyleterek bunu başarır. Devlet yalan söylemiştir. Joker de zaten bunun yaşanması için yapacağı suikasti önceden haber vermiştir. 3 koldan ikisi Joker’in planlarına uygun şekilde sınırları aşmış ve yoldan çıkmıştır.

    Joker yakalanınca Batman onu sorguya çeker.

    -Joker’in Hedefi Kim?

    Burada net bir şekilde hedefinin o olmadığını söyler hatta “Sen benim gibisin, beni tamamlıyorsun” der ancak kanunların saçmalık olduğunu ve kuralsız yaşanması gerektiğini vurgular. Bunun için Joker, Harvey Dent’i ve Rachel’ı kaçırarak bombalara bağlar. Batman kısa bir sinir krizi geçirir ancak bu Joker’in umurunda olmaz.

    Ardından Batman’e iki seçenek sunar. Ya Savcı Harvey Dent’i yani adaleti kurtaracak, Gotham kurtulacaktır ya da aşık olduğu kadını Rachel’ı kurtaracaktır.

    Eğer Batman sistemin tarafındaysa seçimi Harvey Dent’i kurtarmak olmalıdır. Joker bunu beklediği için yerlerini ters söyler. Batman sistemi değil, kendi kişisel çıkarlarını öncelediği için Rachel’ı kurtarmaya gider ancak Joker yerleri ters söylediği için orada Harvey Dent’i bulur. İstemeden de olsa Rachel’ı öldürmüş olur. Oysa doğru olanı yapıp Harvey’i kurtarmaya gitseydi, Rachel’ı bulacak ve sevdiği kadının hayatını kurtarmış olacaktı.

    Yani eğer doğru olanı yapsaydı Joker onu ödüllendirerek Rachel’ı kurtarmasını sağlayacaktı. Joker bu hamleyle beraber Batman’i psikolojik olarak yıkmayı başarır.

    -İkiyüzlü Adalet

    Patlama sırasında Harvey Dent’in yüzünün yarısı yanar. Gotham’ın “Ak Şövalyesi” Harvey Dent, yaşadığı travmalar sonucu delirir ve İki Yüz’e (Two-Face) dönüşür. Yeni dönüştüğü kişilik olan Two-Face aslında hukukun ikiyüzlülüğü için bir alegoridir.

    Joker bu sefer Batman’in kimliğini açıklamak isteyen birini hedef gösterir. Eğer bir saat içerisinde bu kişi susturulmazsa şehirdeki rastgele bir hastaneyi patlatacağını duyurur. Joker önce Batman’i hedef alarak halkı Batman’e karşı kışkırtmıştır. Şimdi de halkı birbirine düşürür.

    Bu esnada olayın şokunu yaşayan Bruce, Alfred’e daha önce bahsettiği hırsızı nasıl yakaladığını sorar. Alfred net bir cevap verir “Tüm ormanı yakarak.” Bu scorched earth policy’ye (yakıp yıkma taktiği) bir göndermedir. Yakıp yıkma taktiği, işgal eden düşman ordusuna karşı geri çekilen ordu tarafından kullanılan ve düşmana faydalı olabilecek her şeyin tahrip edilip kullanılamaz hale getirilmesine dayanan askerî taktiktir. Bu terörizm ile mücadelede sıklıkla kullanılan bir yöntemdir.

    Joker bu esnada hastanede bulunan Harvey Dent’i ziyaret eder.

    Dent ile yaptığı konuşmada onu manipüle eder. Batman ve Gordon ile yapmış olduğu planların bu yaşananlara sebep olduğunu anlatır. Kendisinin aslında böyle bir niyetinin olmadığını söyler. Kaosun adil olduğunu ispatlamak için kendi kellesini sunar. Dent’in eline bir silah verir. Dent, yazı-tura atar. Kaos adildir. Joker şanslıdır ve yaşam çıkar. Bu şekilde anarşist olan Joker, hukuku ve adaleti bozar. Joker, devletin tüm ayarlarıyla oynamıştır. Geriye yalnızca halk kalmıştır. Batman ise etik değerleri askıya alır. Gotham’daki tüm telefonları dinleyen bir sistem kurar.

    -Özgürlük mü? Güvenlik mi?

    İlk filmden bu yana sürdürülen etik sorusu ve oyun teorisi devam etmektedir. Bu US Patriot Act yasasına bir göndermedir. 11 Eylül sonrası insan haklarını ve özgürlüklerini kısıtlayan Bush hükümetinin kendi yetkilerini güçlendirmek için çıkardıkları yasa olan Patriot Act: ABD hükümetinin bireylerin hak ve özgürlüklerini askıya almasını, internet servis sağlayıcıları ve telekomünikasyon şirketleri aracılığıyla; insanların banka hareketlerinden, telefon konuşmalarına, attıkları her adımın takip edilmesini, gözlemlenmesini ve izlenmesini yasal hale getirmektedir. Bu yasa terörle mücadele için gerekli görülmüştür. Amerikan halkı ise yaşadıkları korku sonucu sesini çıkarmamış ve bunu onaylamıştır.

    -Kaosun Yükselişi

    Filmin sonuna yaklaştıkça oyun teorisi bazında Joker’in eylemleri artar. Joker, iki gemiye bomba yerleştirdiğini açıklar. Bu iki gemide de karşı gemiyi patlatabilecek kumandalar vardır. Karşı tarafı önce patlatan kurtulacaktır. Bir gemide masum Gotham halkı diğer gemide ise suçlular ve mahkumlar vardır. Oyun teorisinden hakim olduğumuz tutsak ikileminin üzerinde oynanmış hali.

    Bu sırada Joker’in bulunduğu binaya saldırı yapmak isteyen Gordon, Joker’in esirlerini ve adamlarını görür. Ancak esir olarak gözüken kişiler Joker’in adamları, adamları gibi gözüken kişiler ise esirlerdir. Yine klasik oyun teorisi. Joker’in amacı, polise masumları öldürtmektir. Batman’in insan haklarını çiğneyerek telefonları dinletmesi işe yarar ve Joker’in yerini bulur. Kısa bir dövüş sonrası film odak noktasına varır.

    Bir tarafta masum halk diğer tarafta ise suçlular. Sivillerden birinin söylediği gibi: “Bir grup suçlu ölmeyi hak ediyor, bizler ise masumuz.” Bu noktada iki taraftan biri diğerini öldürdüğünde Joker haklı çıkacaktır. Modern insanın etik anlayışı içgüdüsel dürtülerine yenik düşecektir.

    Şimdiye kadar polis, suçlu, yargı, mafya ve devlet çatışması izledik. Artık söz hakkı halka gelmiştir. Batman de bir şey yapmayarak olacakları izliyordur çünkü onun açısından da halkın ne yapacağı önemlidir. Ancak Joker’in beklediği olmaz, Nash dengesi yaşanır. İki taraf da bombayı patlatmaz. Özellikle iri kıyım siyahi bir suçlu;

    “Müdürlerine zorla elimden aldı dersin, kimse seni suçlamaz.” demesiyle müdürden tetik mekanizmasını alır ve seyirci olarak düğmeye basmasını, karşı gemiyi patlatmasını bekleriz.

    En beklenmeyen adam en büyük fedakarlığı yapıp tetik mekanizmasını denize atar. Müdür patlatılmasına göz yumarken, acımasız gözüken suçlu bunu yapmaz. Nolan’ın burada vermek istediği mesaj açık. Fedakarlık yapılmadan kriz durumları aşılamaz. Joker, tüm film boyunca ilk defa insanların elinden seçim haklarını alır ve onların kararlarına rağmen vapurları patlatacağını söyler.

    Bu noktada Batman’e sorar “Nasıl oldu bu yaralar biliyor musun?” Batman ise “Hayır ama bunların nasıl olduğunu biliyorum” diyerek Joker’i binadan aşağı atar. Anarşistin söyleyecekleri artık Batman’in umurunda değildir. Tek amacı onu durdurmaktır. Joker, Batman’in ondan farksız olduğunu ispatladığını sandığı için binadan düşerken kahkaha atmaya başlar.

    Joker kazandığını düşünüyordur ancak Batman onu yakalayıp geri yukarı çekince “Sen ve ben bunu sonsuza kadar yapmakla yükümlüyüz. Hareket ettirilemeyen bir nesne, durdurulamayan bir obje ile karşılaşırsa bu olur.” der. Batman’in kötü tarafa geçmeyeceğini bilen Joker bu yüzden en baştan beri planlarını Batman üzerine değil Harvey Dent üzerine yapmıştır.

    -Kaosun Edebi Çözümü

    Peki bu kaosun içinden bir düzen nasıl çıkacak? İşte tam bu noktada senaristler, tarihin tozlu raflarından edebi bir çözüm buldular. Christopher Nolan’ın kardeşi ve senarist ortağı Jonathan Nolan, The Dark Knight (Kara Şövalye) senaryosunu yazarken Borges’in spesifik bir hikayesinden doğrudan esinlenmiştir. Bu hikayenin adı Hain ve Kahraman Teması (Tema del traidor y del héroe)

    Bu hikayeye göre: İrlandalı milli bir kahraman ve milliyetçi bir grup İrlandalıya liderlik eden Fergus Kilpatrick’in öldürülüşünün 100. yılında kendisinin soyundan gelen Ryan, dedesi hakkında bir biyografi yazmak ister. Kilpatrick bir tiyatroda kimliği bilinmeyen kişiler tarafından öldürülmüştür. Üzerinde ise bir falcı tarafından yazılan kendisinin öldürüleceğini öngören bir mektup vardır. Olayı araştıran Ryan, Shakespeare oyunları ile bir paralellik olduğunu fark eder. Bunun üzerine Kilpatrick grubunun başında bulunan Nolan adlı kişinin ki evet gerçekten tesadüf öyle ki bu karakterin adı James Nolan. Nolan’ın Shakespeare parçalarını Galceye tercüme eden kişi olduğunu öğrenir.

    Bütün araştırmalarının sonunda Ryan gerçeği öğrenir. İrlandalı milliyetçiler, İngilizlere satıldıklarını öğrenmişlerdir. Ardından önderleri Kilpatrick, hain olduğunu itiraf etmiştir. İnfaz edilmesine karar verildikten sonra James Nolan bu anın tarihe geçmesini ister. Bunun için Nolan hızlıca Shakespeare imzalı sahte eserler hazırlar. Bu sayede infaz edilen bir hainden, ulusal bir kahraman yaratmış olur. Bunu öğrenen Ryan efsaneye zarar vermemek için susmaya karar verir. İşte The Dark Knight filminin senaryosunu yazarken bu kısa hikayeden etkilenmiştir Nolan kardeşler.

    Batman “bu şehir kendini sana ispatladı” dediğinde Joker “evet ama henüz asımı oynamadım” şeklinde karşılık verir. Batman asla bu savaşı kazanamazdı. Başından beri sadece illegal varlığı bile kaybetmeye mahkum olmasının sebebiydi çünkü savunduğu şey ile olduğu şey birbirlerine uymuyordu. Joker’in hedefi asla Batman değildi çünkü onların çarpışmasının bir sonucu olmazdı. Joker’in hedefi beyaz atlı prens Savcı Harvey Dent’ti. Yani hukuku, yargıyı hedef alıyordu. Joker’in yani teröristin amacı en baştan beri devleti belirli bir noktaya getirmekti. Bu sayede halkın devlete olan güvenini kırıp anarşizmin önünü açacaktı.

    Finalde delirmiş olan Savcı Harvey Dent, emniyet müdürü Gordon’ın ailesini rehin alır. Harvey, Gordon’a kızar “Sana polisler arasındaki rüşvetçiler ve yolsuzluğa bulaşanlar hakkında gerekeni yap demiştim” der. Ancak Gordon bunun yerine Batman yani 4. kolla çalışmayı seçmiştir. Dent, kendisini bulan Batman’e artık adalete inanmadığını, kaosu adil bulduğunu söyler. Dent; Gordon’ın oğlunu öldürecekken Batman, Dent’in üzerine atlar. Dent binadan düşer ve ölür. Batman de kendisini yüksekten aşağı bırakır ve yaralanır.

    Joker kazanmıştır. Gordon yani polis yalan söylemiş, Dent yani yargı ikiyüzlü bir canavara dönüşmüş ve masumları hedef almıştır. Son olarak Batman ise kuralını çiğnemiş ve Harvey Dent’i, Gotham’ın beyaz atlı prensini öldürmüştür.

    -Asil Bir Yalan

    Evet, Joker haklı çıkmıştır ancak gerçekten kazanması için bunu halkın görmesi lazımdır. Bu noktada Nolan’ın seçtiği sona geliyoruz. Batman’in kahramanlığı suçu üzerine alması, ihtiyaç duyulduğu zaman kötü adam olabilmesidir. Yani 4. kol, hukukun ve diğerlerinin suçunu üzerine alır. Batman, terörizmin getirdiği yozlaşmanın üstünü bir yalan ile örtmüştür.

    Ancak filmin sonunda söylenen yalan fazla uzun ömürlü olmaz. 3. film olan The Dark Knight Rises bu filmin doğal devamıdır. İlk film olan Batman Begins filminde ortadan kaldırılan League of Shadows bu sefer farklı bir lider ve ideoloji ile Gotham’a geri döner. Bane tüm örgütlenmesi ile bir komünist hareketidir. Amacı, devletin terörizme karşı yaptığı yanlışları ortaya çıkararak halkı kandırmaktır. Komünizm eleştirisidir bu film.

    -Politik Bir Alegori: The Dark Knight

    Şimdi düşünün. Suçları bitirmek için suça başvurulur. Ardından anarşizm gelir. Peşinden terörizm. Terörizme karşı aşırı şiddet uygulanır ve sistem çöker. Bütün bunları toparlamak için birileri gelir ve kötü adam olur. Günü kurtarırlar ancak kötü adam olurlar. The Dark Knight filmini efsane yapan da budur. Bir filmden çok daha fazlasıdır.

    Hangimiz 1950’lerde yapılan hataları gördük, hangimiz 1970’lerdeki ortamı görüp analiz ettik? Bunun yerine kendi kötülerimizi yarattık. Onlar olmasa daha ciddi sorunlarla yüzleşmek zorunda kalacaktık. Mesela demokrasiye hazır olmamız gerektiği gibi. The Dark Knight’ın etkisi bu kadar büyüktür. Öyle ki eski ABD başkanı Barack Obama bile IŞID ile mücadele toplantılarında bu filmden örnekler vermekte, Joker’i terörizme örnek olarak kullanmaktadır.

    Kaynaklar:

    [Yakıp Yıkma Taktiği (scorched-earth policy)]: britannica.com

    [Tutsak İkilemi (Prisoner’s Dilemma)]: plato.stanford.edu

    [Game Theory in The Dark Knight]: blogs.cornell.edu

  • Bir Efsanenin Doğuşu: Batman Begins

    Bir Efsanenin Doğuşu: Batman Begins

    Nolan Batman’i Neden Özel

    Batman markası özellikle 1990’lı yıllarda çekilen rezil filmlerin ardından bir daha toparlanamaz bir marka olarak görülüyordu. Tam da bu dönemlerde Warner Brothers, Christopher Nolan’a bir teklifte bulunur. Aslında bu dolaylı bir tekliftir. Warner Brothers, Nolan’ın eşi ile iletişim kurar çünkü Nolan’ın eşi prodüksiyon işlerini yapmaktadır. Eşi bu teklifi şakayla karışık bir şekilde kahvaltı sırasında Nolan’a söyler. Eşi şaşkına döner çünkü Nolan teklifi kabul eder. Teklife çok olumlu bakmaktadır hatta fikirlerinden bahsetmeye başlamıştır. Bu heves ile ilk film olan Batman Begins çekilecektir.

    Nolan’a göre Batman filmi daha ciddi, daha gerçekçi, daha realist olmalıdır. Nolan kardeşlerin en çok işine yarayacak olan şey ise Batman hakkında çok materyal olması. Özellikle ilham aldıkları kaynaklar ilk film için “Batman: Year One” , “The Long Halloween” ve “The Man Who Falls” çizgi romanlarıydı. Serinin devam filmlerinde ise “The Dark Knight Returns” ve “The Killing Joke” çizgi romanları ilham kaynağı olarak alınacaktı. Böylelikle The Dark Knight üçlemesi planlanmaya başlandı.

    Serinin ilk filmi The Batman Begins klasik bir origin (köken) hikayesidir. Bruce Wayne’in, Batman oluşunu ve suçla mücadelesini anlatır. Ancak bu filmin tüm seri boyunca sürecek temel bir felsefi alt metni vardır. Nolan’ın Batman üçlemesini diğer süper kahraman filmlerinden ayıracak olan her şeyden önce politik, felsefi ve sistem analiziyle eleştirisi içermesidir.

    Çoğu Batman hikayesi gibi bu film de Wayne ailesinin öldürülmesi ile başlar ancak devamında yaşanacak olanlar farklıdır. Bruce; suçla, yargı sistemiyle ve her şeyden önce “adalet” kavramı ile sorun yaşamaktadır. Ailesini öldüren Joe Chill, yıllar sonra mafya lideri Carmine Falcone (Falkoni) aleyhine tanıklık etmesi karşılığında erken tahliye fırsatı yakalar.

    -Bruce Wayne’in Sistemle Savaşı

    Bu durum Bruce için bir kırılma noktasıdır. Mahkeme adil değildir, sistem adil değildir, hayat adil değildir. Bruce, adaleti kendi elleriyle sağlamak için Chill’i öldürmeye karar verir. Ancak mahkeme çıkışında, Falcone’nin bir tetikçisi Bruce’dan önce davranır ve Chill’i öldürür.

    Bu olay üzerine çocukluk arkadaşı Rachel Dawes ile yaptığı konuşma, filmin ana fikrini belirler. Bruce, elini kirletmek zorunda kalmadığı için Falcone’ye teşekkür etmesi gerektiğini düşünürken Rachel ise adalet ve intikamın aynı şey olmadığını söyler. Rachel için amaç suçluyu hedef almak değil suça sebep olan nedenleri ortadan kaldırmaktır. Bruce’un planını öğrenince çok sinirlenir ve eğer babası hayatta olsaydı ondan utanacağını söyler.

    Rachel, Falcone gibilerin sistemi etkisi altına aldığını ve sistemin onlara müdahale edemediğini söyler. Bruce bundan etkilenir ve Falcone’den hesap sormaya gider. Doğal olarak Falcone, Bruce Wayne’in söylediklerini umursamaz. Bruce’a kendi gücünü gösterir. Falcone için gerçek güç korkudur. Aslında bu sahnede Falcone istemeden Batman’i yaratacak olan o kıvılcımı ateşlemiştir.

    -İnsan Neden Suç İşler?

    Bruce Wayne bu olaydan sonra criminal olaylara saplantılı hale gelir. Dünya’yı gezmeye başlar. Kendisi de bu yolculuk sırasında suç işler çünkü suç işleyenlerin psikolojisini ve hayatlarını anlamak ister. Tek bir sorunun yanıtını arıyordur. İnsan neden suç işler?

    Yolculuğu onu Çin’de bir hapishaneye ve nihayetinde Ra’s al Ghul ile tanışmaya götürür. Ra’s, Bruce’a “Gölgeler Birliği”nin (League of Shadows) de kötülükten nefret ettiğini ve gerçek adaletin peşinde olduklarını söyler. Bruce burada her türlü fiziksel ve zihinsel eğitimi alır. Ancak eğitimin sonunda Bruce ve Ra’s arasında derin bir felsefi çatışma ortaya çıkar: Adaletin tanımı.

    -Onarıcı Adalet ve Cezalandırıcı Adalet

    Film, bu noktada iki farklı adalet anlayışını önümüze serer:

    Onarıcı adalet, suçun mağdurda sebep olduğu zararın giderilmesinin ve onarılmasının yanında suçlunun da suçunu kabul etmesini ve topluma kazandırılmasını amaçlayan adalet anlayışıdır. Suçu yaratan sebeplere odaklanır.

    Cezalandırıcı adalet, direkt olarak cezalandırmak hatta mümkünse işlenen suçun aynısının suçluya karşı işlenmesinden yani temelde kısasa kısas anlayışından ortaya çıkar. Bu adalet anlayışına göre sosyal eşitliğin ve adaletin sağlanması için ceza zorunlu bir unsurdur.

    Onarıcı adalet anlayışında sosyal adaletin sağlanmasının temin edilmesi için kullanılacak yöntem; fail, mağdur ve toplumun katılımı ile gerçekleştirilecek bir sosyal diyalog ve anlaşmadır. Yani bir tarafta suçun sebeplerine odaklanan diğer tarafta ise suçluya ve suça odaklanan bir bakış açısı vardır.

    Ra’s al Ghul’a göre gerçek adalet, cezalandırıcı adalettir ancak ona göre bu eksik uygulanıyordur. Ona göre suçlular toplumun iyi niyetini suistimal etmektedir. Ra’s al Ghul’a göre cezalandırıcı adaletin ardında bir tür denge vardır. Ona göre adalet Newton’un 3. yasasına uymalıdır. Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki kuvveti olmalıdır. Fizikte bu yasa nasıl maddeler arasındaki etkileşimi belirleyen evrensel bir yasa ise aynı şekilde intikam davranışı da işlenen suça gösterilecek evrensel bir tepki olarak görülmelidir. Bu mantık deontolojik düşünceyi temel almaktadır. Yani suçu işleyen kişi, işlediği suç için cezalandırılmalıdır.

    Ra’s al Ghul, ailesinin öldürülmesindeki suçlunun Bruce’un babası olduğunu söyler. Bu bakış açısına göre Bruce’un babası suçu önlemek ile yükümlüdür. Katil elbette suçludur ve öldürülmeyi hak etmiştir ancak Bruce’un babası da suça engel olamadığı için ölmeyi hak etmiştir. Ra’s al Ghul, eğitiminin sonunda Bruce’dan bir suçluyu infaz etmesini istediğinde ipler kopar. Bruce, cellat olmayı reddeder.

    -Gotham’ın Kurtuluşu

    Bruce, Gotham’a döndüğünde sistemin yapamadığını yapmaya karar verir: Bir sembol olmak. Bir insan etten ve kemikten ibarettir, öldürülebilir. Ancak bir sembol; çürümez, korkutulamaz ve yok edilemez. Suçlular polisten korkmuyordur ama Batman’den korkmaya başlarlar. Bruce, Falcone’nin ona öğrettiği “korku” gücünü, bu sefer suçlulara karşı kullanır. Hatta öyle ki şehre döndüğünde yaptığı ilk şeylerden biri Falcone’yi yakalayıp bir fenere bağlayarak hafızalara kazınan sembolünü gökyüzüne yansıtmak olur.

    Bu noktada Ra’s al Ghul, Gotham’a gelir. Planı bütün şehri yok etmektir çünkü onun düşünce anlayışına göre bu çürümüş şehrin sorumlusu halktır. Suçluları cezalandırma ideolojisini al Ghul tüm şehre ve devlete uygulamak ister.

    Batman yani Bruce Wayne’e göre ise suça sebep olan mafyaları ve iş adamlarını yakalayıp korku salarsa yani Falcone’nin ona farkındalığını kazandırdığı korkunun gücünü gösterirse kimse suç işlemeyecektir. Suç işlemekten korkacaklardır. Yani aslında Batman tam anlamıyla olmasa da onarıcı adaletin tarafındadır.

    -Sırada Ne Var?

    Filmin sonunda Batman şehri fiziksel olarak kurtarmış, Komiser Gordon ile birlikte sokakları temizlemeye başlamıştır. Ancak her şey daha yeni başlamaktadır. Maskeli bir kahraman, kaçınılmaz olarak maskeli manyakları da şehre çekecektir. Gordon’un Batman’e uzattığı “Joker” kartı, kaosun yaklaştığının habercisidir. İşte tam bu noktada, sinema tarihinin en iyi devam filmlerinden biri olan The Dark Knight başlar.

    Kaynaklar:

    [Orijinal Senaryo (Batman Begins – Script)]: assets.scriptslug.com

    [Cezalandırıcı Adalet (Retributive Justice)]: plato.stanford.edu

    [Onarıcı Adalet (Restorative Justice)]: law.wisc.edu