Toplumun Karanlık Yüzü: Zootopia

Biyopolitika, Korku İmparatorluğu ve “Evcilleştirilmiş” Toplum

2016 yılında vizyona girdiğinde herkes Disney’in yeni harikası Zootopia’yı (Türkiye’deki adıyla Zootropolis) konuştu. Rengarenk bir şehir, konuşan hayvanlar, Shakira’nın seslendirdiği bir ceylan ve “İstersen her şey olabilirsin” diyen o klasik Amerikan rüyası sloganı… Çocuklar için eğlenceli bir polisiyeydi. Ancak yetişkinler için, özellikle de satır aralarını okumayı bilenler için Zootopia, son yılların en karanlık ve en keskin politik distopyalarından biriydi.

Şimdi Zootopia 2 sinemalardayken ve bizleri yeniden o “harika” şehre davet ederlerken, ilk filmin üzerindeki o şirin örtüyü kaldırmanın vakti geldi. Çünkü Judy Hopps’un o büyük kulaklarının duyduğu ama anlamlandıramadığı şeyler, aslında modern toplumun en büyük kâbuslarını fısıldıyordu: Biyopolitika, ırkçılığın genetik kodlara işlenmesi ve korku ile yönetilen kitleler.

Zootopia, bir ütopya değil; Michel Foucault’nun kâbusu, Thomas Hobbes’un ise ıslak rüyasıdır. Gelin, tavşan deliğinin ne kadar derine indiğine bakalım.

-“Her Şey Olabilirsin” Yalanı ve Neoliberal Tuzak

Filmin ana mottosu olan “Zootopia’da herkes her şey olabilir” sloganı, modern kapitalizmin ve neoliberalizmin en büyük pazarlama stratejisidir. Bize bir tavşanın polis olabileceği gösterilir ama sistemin arka planındaki devasa eşitsizlik ustaca gizlenir.

Zootopia şehri, biyolojik farklılıkların “görmezden gelindiği” bir yer gibi sunulur. Ancak şehir mimarisi bile ayrımcılık üzerine kuruludur. Çöl hayvanları için ayrı, kutup hayvanları için ayrı bölgeler vardır.

Bu, günümüz metropollerindeki “Getto” sisteminin modernize edilmiş halidir. Bir fil ile bir farenin aynı dondurmacıdan hizmet almasının yarattığı lojistik kâbus, filmde “komik” bir sahneyle geçiştirilir (Fil dondurması sahnesi).

Ancak bu sahne, biyolojik determinizmin (canlının doğasının kaderi olması) aslında hiç aşılmadığını, sadece “tolere edildiğini” gösterir.

Judy Hopps, sistemin “bakın, biz ayrımcı değiliz” demek için vitrine koyduğu o “seçilmiş azınlık”tır.

Sistem, bir tavşanı polis yaparak milyonlarca diğer tavşanın havuç tarlasında kalmasına neden olan düzeni meşrulaştırır. Bu, felsefede “İstisna kuralı bozmaz, aksine kuralın gücünü pekiştirir” ilkesidir.

-Yırtıcılar ve Avlar: Biyopolitik Bir Savaş

Filmin kalbinde yatan çatışma, felsefeci Michel Foucault’nun “Biyopolitika” kavramının animasyon halidir. Biyopolitika, iktidarın “bedenler” ve “nüfuslar” üzerindeki denetimidir.

Zootopia evreninde nüfusun %90’ı Av (Prey), %10’u ise Yırtıcıdır (Predator). Tarihsel olarak yırtıcılar, avları yemiştir. Ancak Zootopia’da bir “Toplum Sözleşmesi” (Social Contract) imzalanmıştır. Yırtıcılar, içgüdülerini (biyolojilerini) bastırmayı kabul etmiş, karşılığında medeniyete dahil edilmiştir.

Buradaki karanlık alt metin şudur: Yırtıcıların “medenileşmesi”, kendi doğalarına ihanet etmeleri şartına bağlanmıştır. Nick Wilde’ın çocukluğunda, sırf bir tilki olduğu için izci grubunda ağzına zorla tasma takılması, toplumun “öteki” gördüğü sınıfa uyguladığı şiddetin en net örneğidir.

Filmdeki kriz, bu sözleşmenin bozulmasıyla başlar. “Gece Uluyanlar” (Night Howlers) adlı bitki, yırtıcıları “vahşileştirir”. Burada çok ince bir biyolojik ırkçılık eleştirisi vardır. Toplum, bir yırtıcı suç işlediğinde bunu “bireysel bir suç” olarak değil, “DNA’sına geri dönüş” olarak kodlar.

Bir tavşan suç işlediğinde “kötü bir tavşandır”. Ama bir kaplan suç işlediğinde “O zaten bir kaplan, doğası bu” denir. Zootopia, suçun biyolojikleştirilmesini eleştirir gibi görünse de, aslında korkunun ne kadar hızlı yayılabileceğini göstererek bizi dehşete düşürür.

-Korku Mimarisi: Machiavelli ve Bellwether

Filmin gizli kötüsü, sevimli kuzu Başkan Yardımcısı Bellwether, makyavelist iktidarın kusursuz bir temsilidir. Onun stratejisi basittir: “Korku, her zaman sevgiden daha iyi birleştirir.”

Bellwether, nüfusun %90’ını oluşturan av grubunu (koyunlar, tavşanlar, domuzlar), %10’luk yırtıcı azınlığa karşı kışkırtır. Bunu yapmak için “sahte bir kriz” yaratır. Yırtıcıları vahşileştiren ilacı bizzat kendisi ürettirir ve bunu “biyolojik bir salgın” gibi sunar.

Bu senaryo size tanıdık geldi mi? Tarih boyunca iktidarlar, çoğunluğu konsolide etmek için her zaman bir “iç düşman” yaratmıştır. Bellwether’ın planı, Carl Schmitt’in “Dost-Düşman Ayrımı” teorisidir. Eğer bir düşmanınız yoksa, bir tane yaratmalısınız. Zootopia’da bu düşman, komşunuz olan, iş arkadaşınız olan, yıllardır barış içinde yaşadığınız kurt, kaplan ve aslandır.

Filmde Judy Hopps’un basın toplantısında söylediği o talihsiz sözler “Onların DNA’sında var olabilir” toplumdaki ince çatlağı bir anda devasa bir uçuruma dönüştürür.

Metroda annenin çocuğunu kaplandan uzaklaştırdığı sahne, toplumsal güvenin nasıl bir saniyede çökebileceğinin en gerçekçi tasviridir. Bu, Hobbes’un bahsettiği “İnsanın insanın kurdu olduğu” (Homo homini lupus) doğa durumuna geri dönüştürür. Medeniyet dediğimiz şey, bir basın açıklamasıyla yıkılabilecek kadar ince bir buz tabakasıdır.

-Panoptikon: Bizi Kim İzliyor?

Zootopia’da gözden kaçan bir diğer detay, şehrin devasa bir gözetim ağıyla (Surveillance) donatılmış olmasıdır. Her yerde kameralar vardır. Trafik kameraları bir olayı çözmek için kullanılır ama aynı zamanda bu, Panoptikon hapishanesinin modern versiyonudur.

Kurtların ulumasını engellemeye çalışmaları, hayvanların doğalarına aykırı davranmaya zorlanması… Şehir, sakinlerinden sürekli bir “performans” bekler. Uysal ol, medeni ol, dişlerini gösterme. Gösterirsen, sistem seni anında kusar.

Nick Wilde karakteri, bu sisteme karşı geliştirilmiş bir savunma mekanizmasıdır: Kinizm. Nick, sistemin ikiyüzlülüğünü görmüş ve “Madem toplum beni sinsi bir tilki olarak görüyor, ben de dünyanın en iyi sinsi tilkisi olurum” demiştir. Bu, toplumun bireye dayattığı kimliğin (Identity Politics), birey tarafından bir zırh olarak giyilmesidir. Judy Hopps’un saflığı (naifliği) ile Nick’in nihilizmi arasındaki çatışma, aslında “İdealizm” ile “Realizm”in savaşıdır.

-Zootopia Sonu Mutlu Muydu?

İlk filmin sonunda sorunlar “çözülmüş” gibi görünür. Kötü kuzu hapse atılır, aslan belediye başkanı geri döner, Judy ve Nick ortak olur. Mutlu son mu? Felsefi açıdan hayır.

Çünkü sistem değişmemiştir. Yırtıcılar hala azınlıktır. Avlar hala sayıca üstündür. Korku tohumları bir kere ekilmiştir.

Bu da yeni bir felsefi soruyu beraberinde getiriyor: “Öteki”nin de “Ötekisi” var mı? Memeliler kendi aralarında bir sözleşme imzaladı. Peki ya soğukkanlılar yani sürüngenler? Onlar bu sözleşmeye dahil mi? Yoksa Zootopia, sadece “sevimli ve tüylü” olanların medeniyeti mi? İkinci filmde muhtemelen bu sorunun cevabını göreceğiz.

-Sonuç: Ütopya Yoktur, Yönetilebilir Kaos Vardır

Zootopia, bir çocuk filmi kılığına girmiş sosyolojik bir tezdir. Bize şunu söyler: Medeniyet, içgüdülerimizi bastırdığımız kolektif bir yalandır. Bu yalanı sürdürmek için polis (Judy), devlet (Belediye Başkanı) ve bürokrasi (Tembel hayvanlar) gerekir.

Ama en önemlisi, bu düzenin devam etmesi için her zaman bir “potansiyel suçluya” ihtiyaç vardır. İlk filmde bu yırtıcılardı. Bakalım Zootopia 2’de toplumun günah keçisi kim olacak?

Film bittiğinde Shakira şarkı söylerken dans eden kaplanları görüp rahatlayabilirsiniz. Ama unutmayın; o kaplanın dişleri hala orada, sadece gülümsemek için kullanıyor. Ve Bellwether gibiler, o dişlerin ne zaman korku nesnesine dönüşeceğini çok iyi biliyorlar.

Zootopia, hayvanlar aleminin değil, bizim beton ormanlarımızın, plazalarımızın ve ötekileştirme pratiklerimizin aynasıdır. Ve o aynada gördüğümüz şey, sevimli bir tavşandan çok daha korkutucudur.

Kaynakça:

[Michael Foucault – Biyopolitika]: dergipark.org.tr

[Thomas Hobbes – Doğa Durumu Teorisi]: filomythos.com

[Machiavelli – Korku Politikası]: evrimagaci.org

Comments

Bir yanıt yazın