Üstinsanın Demokratikleşmesi
Süper kahraman filmlerinin birbirinin kopyası haline geldiği, “seçilmiş kişi” anlatılarının fabrikasyon ürününe dönüştüğü bir çağda, 2018 yılında bir “hata” (glitch) gerçekleşti. Spiderman: Into the Spider-Verse (Örümcek Adam: Örümcek Evreninde), sadece animasyon tekniğiyle değil, sunduğu felsefi altyapıyla da türünün sınırlarını parçaladı.
Çoğu izleyici için bu film, Miles Morales’in büyüme hikayesinden ibaretti. Ancak yüzeydeki o rengarenk pop-art estetiğini kazıdığınızda, karşınıza Friedrich Nietzsche’nin bıyıklarını burarak izleyeceği bir soru çıkıyor: “Tanrı öldü (Peter Parker öldü). Peki şimdi onun tahtına kim, nasıl oturacak?”
Bu yazımızda; Stan Lee’nin “O maskeyi herkes takabilir” sloganının altındaki demokratik yalanı, Kierkegaard’ın “İman Sıçraması”nı ve Miles Morales’in bir “kopya” olmaktan çıkıp nasıl bir “Üstinsan”a dönüştüğünü inceleyeceğiz.
-Mükemmel Olanın Ölümü: Apollon ve Dionysos Çatışması
Film, bize iki farklı Peter Parker sunarak başlar. İlki; sarışın, mavi gözlü, hayatı rayında, Noel albümü çıkaran, mısır gevreği markası olan “Mükemmel Peter”dır. Nietzscheci terminolojide bu, Apollon’u temsil eder: Düzen, ışık, rasyonellik ve kusursuzluk. O, toplumun idealize ettiği kahramandır. Ve film, bu “kusursuz idolü” ilk 15 dakikada vahşice öldürür.

Neden? Çünkü “Mükemmel Kahraman”, insan gelişiminin önündeki en büyük engeldir. O ulaşılamazdır, statiktir. Onun ölümü, bir “Ontolojik Kriz” yaratır. New York halkı (ve izleyici) şoktadır. Koruyucu baba figürü yok olmuştur.
İşte tam bu boşlukta sahneye Peter B. Parker girer. Göbekli, boşanmış, depresif, eşofmanla dolaşan ve hayatın sillesini yemiş Peter. Bu da Dionysos’tur: Kaos, acı, sarhoşluk ve gerçeklik.

Miles Morales’in eğitimi, mükemmel olanın (Ölü Peter) gölgesinde değil, kusurlu olanın (Peter B. Parker) rehberliğinde gerçekleşir. Film bize şunu fısıldar: Kahramanlık, kusursuzluktan değil; acının ve başarısızlığın kucaklanmasından doğar. Nietzsche’nin dediği gibi; “Beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir.” Göbekli Peter’ın varlığı, kahramanlığın kutsallığını bozar ve onu insani bir seviyeye, “erişilebilir” bir acıya indirger.
-Maskeyi Herkes Takabilir Yalanı
Filmin pazarlama sloganı ve ana teması şudur: Maskeyi herkes takabilir.
Bu, kulağa çok hoş gelen, modern dünyanın bayıldığı “demokratik” ve “eşitlikçi” bir söylemdir. Ancak felsefi açıdan bu önerme oldukça sorunludur. Eğer herkes süper kahraman olabilirse, kahramanlığın bir değeri kalır mı?
Tıpkı Toplumun Karanlık Yüzü: Zootopia yazımızda bahsettiğimiz o ışıltılı “Herkes her şey olabilir” sloganının altından çıkan toplumsal önyargılar gibi, Stan Lee’nin sloganı da bireysel bir devrim gerektirir. Sistem size olabileceğiniz şeyi söyler (Sürü Ahlakı), Üstinsan ise ne olacağına kendi karar verir.
Nietzsche, “Sürü Ahlakı” kavramında, toplumun bireyi ortalama bir seviyeye çekmeye çalıştığını söyler. Eğer “herkes” özel ise, “hiç kimse” özel değildir.
Ancak Spider-Verse, bu tuzağa düşmez ve bu sloganı ters köşe yapar. Evet, radyoaktif örümcek herkesi ısırabilir (rastlantısallık).

Ancak herkes “Spider-Man” olamaz. Miles’ın yolculuğundaki en büyük engel, yetenekleri değil; “Taklit” etmeye çalışmasıdır. Başkası gibi dövüşmeye, başkası gibi ağ atmaya, “Ölü Peter”ın mirasını taşımaya çalışır. Ve her seferinde başarısız olur. Pelerini ayağına dolanır.
Buradaki alt metin şudur: Maskeyi herkes takabilir ama maske, takan kişinin şeklini almalıdır. Miles, ne zaman ki kendi kostümünü sprey boyayla siyaha boyar (Simgesel olarak: Mirası reddedip kendi değerlerini yaratmak), işte o zaman Üstinsan’a dönüşür. Nietzsche’nin Üstinsan’ı, eski levhaları (değerleri) kıran ve kendi ahlakını yaratan kişidir. Miles’ın kostümünü boyaması, bir vandallık değil; bir “Değer Yaratımı” eylemidir.
-Kierkegaard ve O Meşhur Sahne: “Leap of Faith”
Sinema tarihinin en etkileyici sahnelerinden biri: Miles’ın gökdelenin tepesinden kendini boşluğa bıraktığı o an. Peter B. Parker’a sorar: “Hazır olduğumu ne zaman bileceğim?” Peter cevap verir: “Bilemezsin. Bu bir iman sıçramasıdır (Leap of Faith).”
Bu terim doğrudan Danimarkalı varoluşçu filozof Søren Kierkegaard’a aittir. Kierkegaard’a göre hayat, rasyonel kararlarla değil; mantığın bittiği yerde alınan riskli kararlarla, yani “sıçramalarla” anlam kazanır.

Miles camı kırdığında ve aşağıya düştüğünde (kamera açısı sanki o düşmüyor da yükseliyormuş gibi terstir), rasyonel olarak hazır değildir. Ağ atıcıları hala bozuktur, tecrübesizdir. Ama “seçim” yapmıştır. Varoluşçuluğun temeli budur: Varoluş, özden önce gelir. Miles, önce “Spider-Man” olup (özü kazanıp) sonra atlamaz. Önce atlar (varoluşunu ortaya koyar) ve bu eylem onu Spider-Man yapar.
O sahnede camın kırılma sesi, Miles’ın çocukluğunun ve korkularının parçalanma sesidir. O düşüş, bir intihar değil; bir doğuştur.
-Çoklu Evren Nihilizmine Karşı “Amor Fati”
Film, “Çoklu Evren” (Multiverse) kavramını kullanır. Sonsuz sayıda evren, sonsuz sayıda Spider-Man… Rick and Morty gibi yapımlarda bu durum genellikle Nihilizm (Hiçlik) ile sonuçlanır: “Sonsuz versiyonum varsa, benim yaptıklarımın ne önemi var?”
Ancak Spider-Verse, bu nihilizmi Amor Fati (Kaderini Sev) ile yener. Filmin kötü adamı Kingpin (Wilson Fisk), ailesini kaybetmiştir ve bu kaybı kabullenemez. O, kaderi değiştirmek için evrenin dokusunu yırtmaya, gerçekliği parçalamaya hazırdır. Kingpin, “Olanı reddeden” adamdır. Yas tutmayı bilmez, o yüzden canavara dönüşür.
Miles ise tam tersidir. Amcası Aaron’ı (Prowler) kaybettiğinde, bu travma ile yüzleşir.

Peter B. Parker, kendi başarısız evliliği ve göbeğiyle yüzleşir.

Gwen Stacy, en yakın arkadaşını kaybetmesiyle yüzleşir.

Kahramanlar, acıyı (kaderi) kucaklarlar. Kingpin ise acıdan kaçmak için Dünya’yı yakar.
Film bize şunu söyler: Hepimiz farklı evrenlerde, farklı hayat şartlarında olabiliriz ama hepimizi bağlayan şey ortak acılarımızdır. Örümcek-Adam olmanın şartı süper güçler değil; kaybetmeyi bilmek ve buna rağmen ayağa kalkmaktır.
-Estetik Olarak Devrim: Yabancılaşma Efekti
Filmin animasyon tekniği bile felsefidir. Miles filmin başında saniyede 12 kare (12 fps) ile hareket ederken, dünyanın geri kalanı 24 kare ile hareket eder. Miles, kendi dünyasına uyumsuzdur, “takılıyor” gibidir.
Ne zaman ki o “iman sıçramasını” gerçekleştirir, Miles da 24 kareye çıkar ve evrenle senkronize olur. Bu, formun içeriğe hizmet ettiği muazzam bir detaydır.

Ayrıca filmdeki konuşma balonları, ekrandaki “BOOM”, “POW”, “DAP” yazıları; Bertolt Brecht’in “Yabancılaşma Efekti”ni hatırlatır. Film bize sürekli “Bu bir çizgi roman, bu bir kurgu” der. Bizi hikayenin içine hapsedip uyutmaz, aksine bizi “izlediğimiz şeyin farkında olan” aktif bir gözlemciye dönüştürür.
Bizi gerçeklikten koparır ki, gerçeğin kendisine (acılarımıza, potansiyelimize) dışarıdan bakabilelim.
Sonuç: Kendi Hikayeni Yazmak
Spider-Man: Into the Spider-Verse, “Stan Lee öldü, şimdi ne olacak?” sorusuna verilmiş en güzel cevaptır. Cevap şudur: Stan Lee’nin yerine kimse geçmeyecek. Ama herkes kendi hikayesinin kahramanı olabilir.
Film, Nietzsche’nin öğretisini bir pop-kültür ikonuna giydirir: Geçmişin idollerini (Mükemmel Peter) yık. Acıyı ve kaosu (Göbekli Peter) kucakla. Sürüden ayrıl, kendi kostümünü boya (Değer yaratımı). Ve mantığın bittiği yerde, o camı kırıp boşluğa atla.
Çünkü maskeyi takan kişi “özel” biri değildir. Maske, takan kişiyi “özel” kılmaz. Kişi, o maskenin içini kendi eylemleriyle doldurduğu sürece kahramandır. Ve senin evreninde, o maskenin arkasında sadece sen olabilirsin.
Kaynaklar:
-[Søren Kierkegaard]: plato.stanford.edu
-[Animasyon Stili Hakkında İnceleme]: slashfilm.com

Bir yanıt yazın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.